futbol siyaset taraftar toplumsal futbol

Bir rant ve toplum yönetme aparatı olarak futbol – Sinan Karacan

Portekiz’de “Salazar’ın 3F”si -fado, fatima ve futebol- ile toplumu yönetme kabiliyeti biçim değiştirse de birçok ülkede etkili oldu, oluyor. Biz dahil…

Hatta bizde akaryakıt zamlarının, bazı halk düşmanı hükümet karar ve uygulamalarının ilanı bile önemli futbol müsabakalarının olduğu gün ve saatlerde yapılır oldu…

Siyaset ve futbol

İngiliz futbolcu Robbie Fowler, 1997’de Liverpool forması giyerken oynadığı uluslararası bir maçta gol attıktan sonra formasını çıkarıp altındaki tişörtte yazılı olan “500 Liverpool liman işçisi işten atıldı, destek olun” mesajını göstererek, greve çıkan liman işçilerine destek vermişti. Bu hareketi nedeniyle kendisine disiplin cezası ve para cezası verilmişti. İşte bu olay, derhal FIFA gibi futbol otoritelerini harekete geçirmiş ve maçlarda formayı çıkarmayı yasaklayan kuralların getirilmesine giden bir adım olmuştu. Şimdilerde her ne kadar bir gol sevinci olarak forma çıkarmak mahremiyet, tribün güvenliği, ticari kaygılar, uygunsuz görüntüleri engelleme vb. gerekçelerle yasaklanmışsa da asıl gerekçe hiç tartışmasız olası düzene, sisteme, iktidara karşıtlıklar geliştirebilecek politik ve sosyal mesajların verilmesini engellemektir. Devletler, hükümetler futbolu hem kullanır hem de ondan korkarlar, çünkü futbol her ne kadar büyük oranda egemenlerin rıza üretimi aparatına dönüşmüş olsa da karşı söylem ve eylemlerin üretim alanı olma vasfını da yitirmiş değil.

Dolayısıyla her şeye rağmen futbol egemenler açısından tamamen kontrol edilebilir değildir. Futbol, hâlâ kontrol edilemeyen bir toplumsal enerji barındırmaktadır. Taraftar grupları politikleşebilir, futbolcular politik mesaj verebilir, Tribünler zaman zaman muhalif kamusal alanlara dönüşebilir. Bunun örneklerini gerek dünya gerekse de ülkemizde görebiliyoruz. (Ülkemiz için Gezi eylemlerindeki taraftar gruplarının etkinliği buna en iyi örneklerden)

Peki söz konusu sistem, rejim, iktidar ve devlet yanlısı siyasi ya da sosyal mesajlar vermek olunca da aynı yasaklar işliyor mu? Ya da egemenler, futbolu bir rıza üretim aracı olarak nasıl kullanıyor?

Kapitalizm, futbolu yalnızca bir spor olarak değil; duyguları, kimlikleri ve zamanı yöneten güçlü bir kitle yönetim aracı olarak ele alır ve planlar.

Egemenlerin kontrolündeki bir futbol her şeyden önce politik enerjiyi soğurur. Futbol, güçlü duygular üretir: sevinç, öfke, umut, hayal kırıklığı. Bu duygular sistem dışına yönelmez, 90 dakikalık bir alana hapsedilir. Taraftar, günlük hayattaki adaletsizlikleri tribünde ya da ekran başında “boşaltır”. Böylece gerçek sınıfsal sorunlar simgesel zafer/yenilgi ile ikame edilir. Aynı ekonomik koşullarda yaşayan insanlar, farklı takımlar üzerinden çatışmalı kimlikler edinir. Bu parçalanma, kolektif siyasal talepleri zayıflatır. Taraftarlık kimliği, sınıfsal ya da siyasal kimliğin yerine geçer. Bu sebeple “futbol konuşalım, siyaset karışmasın” söylemi bizatihi politiktir. Medya, futbolu sürekli gündemde tutarak toplumsal sorunları arka plana iter. Devlet teşvikleri, yandaş sermaye ve medya desteği üçgeninde şekillenir. Kulüpler üzerinden ihale, rant ve sadakat ağları kurulur. Kulüp başarıları, iktidarın “yapabilirlik” göstergesi olarak pazarlanır. Ekonomik kriz, yolsuzluk veya baskı dönemlerinde futbol başarıları dikkat dağıtıcı işlev görür. Modern futbol, kapitalist piyasanın gerekliliklerine uygun biçimde yapılandırılmıştır. Kulüpler; yayın hakları, sponsorluk sözleşmeleri, kripto varlıklar ve taraftar tokenleri üzerinden gelir elde eden ticari şirketlere dönüşmüştür. Oyuncuların piyasa değerleri, onları insan olmaktan ziyade değişim değeri yüksek metalar hâline getirir.

Tribün kültürü, kulüp kimliği ve mahalle aidiyeti şirketleşmenin yükselişiyle gerilemiştir. Taraftarın karar alma süreçlerinden dışlanması, stadyumların yüksek fiyatlı ve VIP odaklı bir tüketim mekânına dönüşmesi, taraftarı kendi kültürüne yabancılaştırır. Böylece futbol, kolektif bir üretim alanı olmaktan çıkarak tüketime dayalı bireyselleştirilmiş bir deneyim hâline gelir.

Diğer taraftan; futbol, “ulus” fikrini somutlaştırmanın ve ırkçılığı yükseltmenin en etkili yollarından biridir. Milli takımlar, devletin sembolik uzantısıdır. Bayrak, marş ve renkler etkin kullanılır. Başarılar, “ulusal üstünlük”, “karakter”, “direnç” gibi ideolojik anlatılarla çerçevelenir. Büyük turnuvalar “istikrar” ve “güçlü devlet” imajı yaratır. Örneğin, 1934–1938 Dünya Kupaları Mussolini İtalyası’nda faşist rejimin meşrulaştırılması için araçsallaştırılmıştır. Yine 1978 Dünya Kupası, Arjantin’deki askeri cunta döneminde “normalleşme” algısı yaratmak için kullanılmıştır. Dahası Türkiye’de futbol, özellikle 1980 Darbesi sonrası dönemde, devlet–iktidar–sermaye ilişkilerinin kesiştiği merkezi bir ideolojik alan hâline gelmiştir. 12 Eylül sonrasında futbol bilinçli olarak yükseltilmiştir. Bu manada 12 Eylül 1980 askeri darbesi yalnızca siyaseti değil, kitlelerin boş zamanını da yeniden düzenlemiştir.

Siyasetin lanetlendiği; siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı dönemde futbol TRT’de daha görünür hale getirilmiş, gazetelerde ana gündem hâlini almış, “gerginlikten kaçış alanı” olarak teşvik edilmiştir.

Kenan Evren açık açık “gençler kahve köşelerinde siyaset konuşacağına sporla ilgilensin.” sözünü sarf edebilmiştir. Bu, futbolun bilinçli bir depolitizasyon aracı olarak kullanılmasının en net örneğidir. Ayrıca Türkiye’de (ve birçok ülkede) büyük kulüpler “sivil” yapılar gibi görünse de devletle organik bağlar taşır. Kulüp başkanlarının önemli bölümü büyük sermaye sahipleri ve devlete bağımlı sektörlerden gelen aktörlerdir. Siyasal iktidarla iyi ilişkiler kurarak vergi borçları, yapılandırmalar ve kamu bankaları üzerinden desteklenirler. Bu, futbolu sadakat ilişkilerinin üretildiği bir alan haline getirir. (bknz. Ali Koç-MHP, Demirören-AKP, Dursun Özbek-AKP ilişkileri)

2000’lerin başından itibaren stadyumlar: Kentsel Dönüşüm

“Mega proje” ve “hizmet siyaseti” retoriğiyle stadyumlar, doğrudan TOKİ eliyle yeniden ve görece şehir dışlarına yapıldı. Bu vesileyle hükümet hem kitlelerle bağlarını güçlendirdi hem de tribünler şehir merkezinden koparıldı.

Ulaşımı zor, denetimi kolay alanlara taşındı. Passolig uygulaması ile birlikte denetim ve disiplin mekanizması oluşturuldu. 2014’te yürürlüğe giren Passolig, futbolun devlet kontrolüne alınmasının en somut örneklerindendir.

Futbolun iktisadı

Marx’a göre kapitalizm, toplumsal ilişkileri metalar üzerinden kurar. Meta fetişizmi; bu ilişkilerin insanlar tarafından değil, metalar tarafından düzenlendiği yanılsamasını yaratır. Futbol bağlamında bu süreç, sporun “ürünleştirilmesi”, oyuncuların alınıp satılan metalar hâline gelmesi ve oyunun ekonomik getirisinin kültürel değerinin önüne geçmesiyle görünür hale gelir. Çok değil, 300 yıl önce çamurlu sahalarda eğlencesine oynanan -ve uzun bir zaman diliminde de öyle kalan- futbol, artık dünya genelinde önemli bir kısmı alt gelir gurubuna mensup 2-3 milyar ilgilisiyle beraber yüzlerce milyar dolar hacmi olan küresel bir endüstri haline geldi.

Son 30-40 yılda futbol, küresel kapitalist ekonominin en görünür sektörlerinden biri hâline geldi. Yayın gelirlerinin artışı, kulüplerin anonim şirketlere dönüşümü, ya da sermaye gruplarınca satın alınması, futbolcuların yüksek bedelli transfer nesneleri olarak dolaşıma girmesi ve taraftarın tüketici konumuna itilmesi futbolun “endüstriyel” bir yapıya evrilmesine yol açtı. Elbette bu durum salt bir iktisadi muhteva barındırmaz, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin kültürel alanlarda yeniden üretimi olarak da işlev görür.

Devlet fonlarının, çok uluslu şirketlerin ve özel yatırım gruplarının kulüp sahipliğinde artışı; futbolun finansallaşmasını hızlandırdı. Kulüpler, spor kulübünden çok yatırım aracı niteliği kazandı. Bu durum sermayenin futbol üzerindeki egemenliğini pekiştirirken, kulübün tarihsel ve toplumsal bağlarını zayıflattı. Kulüpler artık ne kentin ne semtin ne onu kuran sosyal grupların ne de içinde şekillendiği tarihsel siyasal süreçlerindir. Onlar artık ya bir sermaye grubunundur ya da şirkettir. Toplamda artık ne futbol kulüpleri ne de futbol, topluma ve taraftara ait değildir. O artık endüstriyel bir faaliyet alanıdır, taraftar ya da toplumla kurduğu ilişki de tüketim ve rıza üretme üzerinedir. Aynı zamanda sınır ötesi yağmanın, sömürünün başka bir formda sürdürülmesinin aparatıdır. Avrupa merkezli futbol ekonomi-politikası, çevre ülkelerden yetenek çekerek eşitsiz bir sermaye akışını sürdürür. Güney Amerika ve Afrika’daki genç futbolcular, çoğu zaman düşük maliyetle transfer edilerek Avrupa kulüplerine artı-değer kazandıran “hammadde”ye indirgenir. Böylece futbol alanı, küresel kapitalist düzenin ekonomik-coğrafi eşitsizliklerini yeniden üretir.

Özetle günümüz koşullarında futbolla ilgili üç cümle kurulacak olsa, en az birinde mutlaka para da vardır. Çocuklarını muhtelif kulüplerin altyapılarında futbol okullarına gönderen bütün ailelerin ortak düşü, çocuğunun olası sportif başarısı üzerinden edineceği yüksek miktarlarda paradır. Kulüplerin büyüklüğü de artık bütçeleriyle ölçülmektedir. Futbolda da artık her şey paradır.

Futbol ve şike

Ülkemizde gündemi uzun zamandır futbolda şike, kara para aklama, futbol dünyası ile medya bankacılık ve eğlence dünyası arasındaki çarpık ilişkiler meşgul ediyor. (bknz. Seçil Erzan fonu, Sadettin Saran, Erden Timur)

Yukarıda futbolun toplumsal mali ve siyasi biçimlerine ilişkin bazı saptamalar yaptık. Dolayısıyla siyaset, eğlence dünyası ve medya ile ilişkilerini bu saptamalar üzerinden değerlendirdik. Biraz da şikeyle ilişkisini ve buna alan açan yapısal özelliklerini ele alalım.

Genel olarak dünyada, özelde de Türkiye’de futbolun şike için bu kadar elverişli ve cazip bir alan olmasının nedeni tek bir faktör değil; ekonomik, yapısal, kültürel ve siyasal etkenlerin üst üste binmesidir.

Her şeyden önce futbol düşük skorlu bir oyundur. Tek bir gol, bir penaltı, bir kırmızı kart sonucu belirleyebilir. Bu da küçük müdahalelerle büyük sonuçlar üretmeyi mümkün kılar. Basketbol gibi yüksek skorlu sporlarda sonucu “ayarlamak” çok daha zordur; futbolda ise bir kaleci hatası, bir defans yerleşim hatası, bir penaltının kaçması, bir oyuncunun eksilmesi yeterlidir. Ayrıca futbol çok geniş alana yayılmış bir spor dalıdır. Korkunç rakamların döndüğü devasa bir endüstridir ve bu büyüklükteki paraların doğası gereği temiz olması mümkün değildir. Bu yapısal özellikleri ve bu ölçüde yaygın olması onu ekonomik ve siyasi sebeplerle müdahaleye daha açık hale getirmektedir. Zira futbol yerellerde hem bir statü edinme basamağı hem siyasetin aracı hem de şike aparatıdır. Bu yapısal özellikleriyle bugün futbol, küresel yasal/yasadışı bahis ağlarının ve kara para aklamanın ana besin kaynağıdır. Üst liglerde şike kadar kara para aklama da son derece yaygındır. Sponsorluklar bunun en somut örneğidir. (Misalen Erden Timur-NEF Gayrimenkul-Galatasaray üçgeni)

Futbol dünyası genel bir denetimsizlik ve kapalılık halindedir. Kulüp yöneticileri, federasyonlar, hakem kurulları, menajer ağları gibi birbirini denetlemeyen ama birbirini kollayan kapalı yapılardan oluşur. Futbolun en üst organizasyonu olan ve aynı zamanda denetim mekanizmasının başında olan FIFA dahi bir dizi yolsuzluk kayırma göz yumma skandallarıyla maluldür. Bu kapalılık ve denetimsizlik, şike ve kara para aklama gibi işlemlerin kolaylıkla yapılmasını olanaklı kılmaktadır. Futbol dünyası; çoğu ülkede büyük kitleleri etkileyen, duygusal bağ yaratan, siyasal meşruiyet üreten denetimsiz ve kapalı bir alana dönüşmüştür.

Dolayısıyla devletler ve hükümetler futbolun pisliğini çoğu zaman halı altına süpürür. Futbol üzerinden toplumun karakterini erozyona uğratır. Bu yüzden özellikle güçlü kulüpler korunur, Skandallar örtülür, Soruşturmalar yarım bırakılır ve temelde şike çoğu zaman yasadışı bir suçtan çok, yönetilebilir bir kriz olarak ele alınır. Aralıklarla hem toplumu temiz futbol yalanına inandırmak için hem de kontrol dışı gurupları kontrol altına almak için muhtelif şike operasyonları yapılır, o kadar.

Endüstriyel futbol bütün süreçleri olduğu gibi sonucu da metalaştırır. Dolayısıyla başarıyı finansal zorunluluk haline getirir ve kaybetmenin maliyetini artırır. Futboldaki yengi/yenilgi olguları artık alelade sportif olgular değil, çok maliyetli olgulardır.

Hal böyle olunca şike ahlaki bir sapma değil, sistemin ürettiği rasyonel ama yasadışı bir çözüm olur. Yani endüstriyel futbolun ve futbol düzen ilişkisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak şike açığa çıkar. Şike çoğu zaman “ahlaki çöküşten” değil, futbolun yapısal özelliklerden ve onun diğer bağlamlarından beslenir. Toplumun ahlaki çöküşünün bir sonucu olarak açığa çıkmaz, tersinden ahlaki çöküşün sebeplerinden biri olarak işlev görür ve ahlaki çöküşü derinleştirir.

Özetlersek, futbol şike malzemesi olur çünkü; sonuçları küçük müdahalelere çok açıktır, devasa bir bahis piyasası vardır, aktörleri ekonomik olarak kırılgandır. Bu kırılganlık özellikle alt liglerde çok yüksektir, çünkü orada muazzam bir sömürü mekanizması ve buna bağlı olarak kötü koşullarda ve düşük ücretlerle istihdam edilen hakemler, futbolcular, teknik görevliler vardır. Denetim zayıf, cezasızlık yaygındır. Taraftar ve medya bunu normalleştirir. Örneğin neredeyse her maçtan sonra teknik heyetler, kulüp yöneticileri, spor yorumcuları, emekli hakemler ve taraftar gruplarınca maçta şike yapıldığına dair beyanatlar verilir; değerlendirmeler yapılır ve sosyal medyada yönlendirme faaliyetleri yürütülür. Bu da şikeyi insanlar nezdinde olağanlaştırır ve bir suç olmaktan çıkarıp herkese hak sayar.

Belki bugün bizim ülkemiz ve diğer az gelişmiş ülkelerde şike, kara para aklama faaliyetleri daha yoğun ve kör gözüne parmak misali açıktan vuku buluyor olabilir ama; futbolun yapısal özellikleri, siyaset kurumu ve sermaye ile ilişkileri ve son 30-40 yılda aldığı biçim sebebiyle, futbolda şike bütün dünyanın ortak gündemidir. Örneğin futbolun beşiklerinden biri olan İtalya’daki büyük şikeler unutulmuş olmasa gerek…

Sonuç yerine

Endüstriyel futbol, kapitalist üretim ilişkilerinin kültürel alandaki uzantısıdır. Sporun metalaşması, taraftarın yabancılaşması, futbol emekçilerinin sömürülmesi, sermayenin kulüpler üzerindeki egemenliği ve küresel eşitsizliklerin yeniden üretimi gibi sayamadığımız birçok nitelik futbolun sınıfsal karakterini açıkça göstermektedir. Endüstriyel futbol salt bir eğlence alanı değil; ekonomik, politik ve ideolojik süreçlerin iç içe geçtiği bir toplumsal pratiktir. Dolayısıyla futbolun özüne döndürülmesi, şike-kara para-kirli ilişkiler ağından ve sistemin tahakkümünden kurtarılması görevi de biz taraftarlara ve futbolseverlere düşüyor. Biz taraftarlar; kendimizi endüstriyel futbolun etkisiz, apolitik ve tüketici tekil bileşenleri değil, toplumsal futbolun yaratılmasının en iddialı ve örgütlü bileşenleri haline getirmeliyiz. Futbolla ilişkimiz tüketicilik üzerinden değil, üreticilik üzerinden olmalı. Taraftar grupları içerisinde örgütlenerek veya alternatif taraftar grupları kurarak yerel futbol kulüpleri içerisinde örgütlenen gençlere ulaşmalıyız. Futbolun etki alanındaki yığınlar, ne kadar sisteminse bir o kadar da sistem dışına çıkma potansiyelinin sahibidir.

İnsan için spor!

Toplumsal futbol!

Daha eşitlikçi bir toplumsal düzen!

Sinan Karacan

futbol siyaset taraftar toplumsal futbol