İran savaşı pandoranın kutusunu açarak dünyanın geleceğine dair yeni bir nizam, yeni bir uluslararası düzen tartışmalarını beraberinde getirdi. Bir süre daha tüm yazı ve açıklamalarımıza bu cümleyle başlayacağız!
Velayet-i Fakih (VF) sistemi İran savaşı vesilesiyle sık sık gündeme geldi, çokça tartışıldı ancak asıl muhtevasına ayrıntısıyla yaklaşılamadı.
***
1952 yılında Mısır’da Kral Faruk’u deviren sol cuntacı “Hür Subaylar” hareketini geniş halk tabanlı bir devrim olarak saymazsak İran, Müslüman devletler içinde Cezayir’den sonra devrim yapan ikinci Müslüman ülkedir. İran devrimi elbette ne Cezayir’deki gibi bağımsızlık için verilen bir ulusal kurtuluş mücadelesiydi ne de Baasçı tarzda yukardan yapılan cuntacı bir devrimdi. Aslında oldukça Batılı ve modern tarzda yürütülmüştür. Yoksulları, Bazaar esnafını, medrese öğrencilerini ve toprak sahiplerini yanına alan ulemanın, solcular ve milliyetçi liberallerle ittifak yaparak 1977’den 1979’un Şubat ayına kadar aralıksız süren, grev ve sokak hareketlerinin belirleyici olduğu Sovyetik ayaklanma tarzının oldukça uzatılmış biçiminde bir ihtilal gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda İran Devrimi’nin İslami motifli karakteri nedeniyle çağdaş devrimlerden biri sayılmaması söz konusu olamaz.
İsrail ve İran’ın temel ortak özelliği her ikisinin de var olanla yetinmeyip durmayı bilmeyen devletler olmasıdır. Bunun elbette zorlayıcı maddi temelleri var. İran’ın kendi hinterlandında mevcut Şii nüfusu “Direniş Ekseni” biçiminde devletin ileriden korunması adına örgütlemek istemesi, ABD-İsrail emperyalizmi ile işbirlikçi Körfez monarşilerine karşı kendisini korumak istemesinden; İsrail ise yaşadığı topraklardaki gayrimeşru, işgalci konumundan kaynaklı bunun yarattığı kaybetme korkusu ve güven bunalımından dolayı, her ikisi de hiç durmayan bir mücadele içerisindedirler. Tarihsel Pers-Şia kültürünü İran Devrimi’nden sonra Velayet-i Fakih sistemi ile bütünsel bir ideoloji, politik bir silah haline dönüştüren İran ile kuşatılmışlık psikolojisi içindeki Siyonist İsrail devleti Ortadoğu’nun taban tabana zıt iki gücüdür. Burada her iki devletin dinsel inanış ile ulusal kimliği aynı kabın içinde eriterek İran’da hem ulusal hem bölgesel; İsrail’de ise daha en baştan küresel bir ideolojiyi ortaya çıkardığını tespit edebiliyoruz. Şiilik ve Yahudilik her ikisi de dini, ulusal bir ideolojiye dönüştürmüştür. Ulus din ile ifade edilmektedir. Diğer milliyetçiliklerden farkı, dini, ulusun önüne koymalarıdır. Devlet ve ulusu din üzerinden, dini motivasyonlar öncülüğünde şekillendirmeleridir. Şiilik ve Yahudilik son haliyle birer ulus ideolojisidir. Şiiler Ortadoğu’nun, Yahudiler ise Avrupa’nın dışlanan, istenmeyen halklarıydı. Tamamıyla yaşadıkları coğrafyanın ayrıksı otlarıydılar. Bunu aşmanın tek bir çaresi vardı, dinlerini uluslaştırdılar.
Modern İran kimliği
Modern İran, Meşrutiyet’le başlamıştır. 20. yüzyıl İran tarihi 1906 Meşrutiyet Devrimi ile 1979 İslam Devrimi arasındaki zaman diliminde incelenir. Meşrutiyet Devrimi sonrasında başlayan siyasi ve dinî tartışmalar, 1979’da nihayete ermiş, neticelerini göstermiştir.
Meşrutiyet hareketinden İslam Devrimi’ne kadar geçen sürede monarşi karşıtı hareketler, ulemalar, solcular ve milliyetçi liberaller İran’ın entelektüel ve siyasi gündemini belirlemiştir. Bütün bir yüzyıl boyunca aslında bir araya gelemeyecek denli birbirinden uzak düşünce akımları, monarşi karşıtlığı paydasında bir araya gelebilmiştir.
Monarşi karşıtlığından doğan cumhuriyet fikrini Humeyni olgunlaştırmış, teorik ve teolojik bir biçim vermiştir.
İran İslam Cumhuriyeti, kurulduğu 1979 yılında Moritanya ve Pakistan’dan sonra bu sıfatı taşıyan üçüncü devlet olmuştur Ancak sisteme asıl rengini veren unsur cumhuriyet değil velayet-i fakih anlayışıdır. Zira İran’daki cumhuriyet uygulamasında meşruiyetin kaynağı halk değil ulemadır. Bir bakıma halk kimin yöneteceğini belirlemektedir ama kimin yönetime talip olacağını belirlemek ulemanın elindedir.
Modern İran kimliği, eski İran kültürü ve Şii İslam’ın bileşiminden oluşur. Şii İslam kültürü kadim İran kültürüyle birleşerek Müslüman dünyanın, ondan keskin çizgilerle ayrışmış otantik bir havzasını oluşturmuştur.
İran’ı bugünkü manasıyla Şiileştiren 1500’lü yıllardan itibaren Türkmen Safevi Hanedanlığı’dır. Bu dönüşüm İran coğrafyasını ana İslam kültüründen yalıtmıştır. Bu radikal bir kopuştur. İran’ın içe kapanması ve yerel bir kimlik ile kendisini kurması, Doğu İslam’ı (Maveraünnehir) ile Batı İslam’ını (Mağrip) birbirine bağlayan hattı koparmıştır. Hıristiyanlık ve İslam birbirine ne kadar karşıt ve yabancı ise, Sünni İslam ile Şii İslam da birbirine neredeyse o kadar karşıt ve yabancı hale gelmiştir.
Safevi ve Kaçar Hanedanları eliyle siyasal bütünlüğünü sağlayan İran, 19.yüzyıldan itibaren Avrupa’nın etkisine girmiştir. Avrupa’da önemli miktarda toprağı olan Osmanlı Devleti gibi bir cephe ülkesi veya Mısır ve Mağrip gibi Batılı güçler için doğal ve birincil bir genişleme alanı olmadığı için kendi özgünlüğünü korumuştur. Ancak öncelikle Rusya, akabinde de İngiltere tehdidi ile birlikte İran da modernleşme sürecine girmiştir. Günümüzde İran düşüncesi; antik kökenler, Şii düşüncesi, modernleşme serüveni ve devrim sonrası Velayet-i Fakih teorisinin bileşiminden meydana gelmektedir.
Bu dört tarihsel katman, -kadim kültür, Şia düşüncesi, modernizm ve Velayet-i Fakih- birbiri ile iç içe geçmiştir, kesinlikle birbirlerinden apayrı kompartımanlar değildir. Bugün İran’a seyahat eden birisi, İslam öncesi İran uygarlıklarına verilen önem ve değeri gördüğünde zihnindeki “İslam Cumhuriyeti” imgesinden ötürü şaşırabilir. İranlı entelektüeller arasında İran’ın tarihsel kökenlerini benimseme bakımından büyük bir konsensüs bulunmaktadır. Hangi cenahtan gelirse gelsin İranlı entelektüeller, İran medeniyetinin kökenlerinde ve geçmişinde yer alan neredeyse her şey ile gurur duymaktadırlar. Mesela; Persepolis, millî kimliğin çok önemli bir unsuru olarak sunulmaktadır. Bu kalıntılar, Mısır’daki piramitlere benzer bir konumdadır ve bunlara modernleşme döneminden daha fazla önem verilmektedir. İran müzeleri, Pers ve Sasani dönemi eserlerini gururla sergilemektedir ve bunların İran kimliği ile bağlantısı çok ciddi bir biçimde göze çarpar.
Geçmişten günümüze İran halkı ile aydınların estetik zevklerini birbirine bağlayan bir edebiyat geleneği mevcuttur. Bugün ne kadar seküler olursa olsun bir İranlı entelektüel Firdevsî, Mevlana ve Şirazi’den ezbere dizeler okumakta bir beis görmez ve bunu kendi kimliğinin ve varlığının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Dolayısıyla İran’da kimliğin katmanları arasında çekişmeler olsa da büyük kopuşlar gözükmez. Marksist bir devrimci ile Ulema sınıfından bir İmam arasında kadim İran kültürüne bakış açısında büyük farklar bulunmamaktadır.
Ulemanın toplumsal mücadelede öne çıkışı
1890’lardaki Tütün Ayaklanmaları ve 1900’lerin başındaki Meşrutiyet hareketi, bu iki harekette ulema, daha geniş toplumsal unsurları harekete geçirerek siyasal bir gücü elde etmeye başlamış, konumunu ciddi bir biçimde öne çıkarmıştır. Devrime giden yolu açan gelişme, ulemanın medresesinden çıkmasına yol açan modernleşme sürecidir. Ulemanın devrimcileşmesi, kendisini dışsal baskılara karşı müdahale etme mecburiyetinde hissetmesinden kaynaklanmıştır.
Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan milliyetçi liberal ve sosyalist akımlar, İran’ın İslami kimliğine dayalı ulemanın oluşturduğu ana akım düşünce ile rekabet hâlinde kendilerine alan açmaya çabaladı.
Ulemanın öncülüğünde şekillenen Şia kültürü, baştan beri özellikle şehirlerde esnaf (Bazaar) ve medrese öğrencileri ile kırsalda toprak sahibi sınıflarda yankısını bulmuştur. Onu İran’da ana akım yapan, sadece İslam coğrafyasının farklı bir havzası olması değil, bu durumu politikleştirebilmesidir. Şia kültürünü modern zamanlara uyarlayabilmesidir. Ulema, kapitalist modernitenin silahlarını ona karşı kullanarak kendini toplumun dikkatle takip ettiği bir direniş gücü haline dönüştürmüştür. İran’da modern sınıflar çok özgün bir karakter gösterir. Hem Batı hem Doğu’nun sınıfsal bileşimlerinden izler taşırlar. Ulema batının politika sanatını kullanmayı öğrenirken Şia’nın mistik-ilahi gücünü korumuştur. Ulemamevcutgücünü, mollalar, medreseler, esnaf (Bazaar) ve toprak sahipleriyle kurduğu organik ilişkiler ve vakıflar üzerinden pekiştirmiştir.
Modern burjuvazi ve işçi sınıfının zayıf olduğu İran’da nüfus ağırlıklı olarak şehir merkezlerinde “çarşı esnafı” (Bazaar) ve onun etrafında kümelenen yarı proleterler ve işsizlerden; kırsalda ise zengin ve orta sınıf toprak sahipleri ile küçük köylüler, rençperler ve göçebe sınıflardan oluşur. Etnik çeşitliliğe rağmen hepsinin ortak keseni Şia kültürüdür. Şia kültürü, tarih boyunca daima ezilenden yana olan hakkaniyetinden dolayı modernite sonrası toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkları ‘görünmez’ kılarak birleştirici etkisini sürdürebilmiştir.
Velayet-i Fakih’in tarihsel gelişimi ve kaynakları
Şiilerde asıl olan, Ehl-i Beyt soyundan gelen “imamettir” ( imam “Kendisine uyulan, öncü” demektir. İmamet kavramı ise, Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm toplumunun dini ve siyasi liderliği görevini üstlenen kurumu ifade eder. İmam Hz. Hasan veya Hüseyin soyundan gelen biri olmalıdır.)
Şiiler, peygamberden sonra yalnızca On iki İmam’ın öncülüğünü kabul ederler.
Çünkü bunların Allah tarafından imam/öncü olarak atandığına inanılır.
On ikinci imam Hz. Mehdi’nin gaybet (kayboluş) döneminden sonra, Şiilere öncülük etme sırası, dinî âlimlere (müçtehitlere) gelmiştir.
Müçtehitler kayıp imamın naipleridir.
Bu döneme kadar, yani bin yıldan bu tarafa Şiiler imamın naibi olarak “mercilere/müçtehitlere” inanırlar.
Şiiler, imam Mehdi’nin zuhurunu bekler.
O zuhur ettiğinde, zulüm ile dolan yeryüzünü, onun adalet ile dolduracağına inanılır.
“Velayet -i Fakih doktrini, çağdaş Şii siyasi düşüncesinin merkezi eksenini oluşturur. Bu doktrin, yanılmaz bir İmam’ın yokluğunda hükümetin liderliğini üstlenecek adil ve yetenekli bir hukukçuya (fakih) dayanan, vesayete dayalı bir siyasi sistemi savunur. On iki İmamın kendileri ve hepsinden önemlisi, şimdiki on ikinci veya gizli İmam, evrenin ve gerçek dinin oluşumu için gerekli kabul edilmiştir. İmam, Allah’ın delilidir evrenin direğidir, Allah’a yaklaşılan ‘kapı ‘dır. Vahiy bilgisi ona bağlıdır.” (Amir Ahmad Fekri / İran Devrimi)
Sünnilerde de Mehdi inancı bulunmasına rağmen, onlar açısından Mehdi henüz doğmamış ve ileride doğup gelecektir.
Yani Sünniler ile Şiilerin Mehdi üzerindeki farkı,Sünnilerin henüz Mehdi’nin doğmadığına inanmaları, Şiilerin ise onun doğduğunu kabul etmeleridir.
İmam Humeyni “artık bizim Mehdi’nin zuhurunu bekleyecek mecalimiz kalmadı. Mehdi, bin yıl sonra da zuhur etmeyebilir. Bu anda bize gerekli olan şey, İslam devletini kurmaktır” diye düşünüp, ona göre yol haritasını belirledi.
Gaybet sonrası döneme yani on ikinci imamın gaybetinden sonraki zaman dilimine geldiğimizde, Şiî ulemaya göre imamın gaybetinde mutlak adaleti icra eden İslami bir hükümetin kurulması imkânsızdır.
Hz. Ali’den sonraki imamlar sahip oldukları mutlak siyasi otoritelerini herhangi bir devletin bünyesinde icra edemediler ve Sünni devletlerin hâkimiyeti altında takiyye dönemini yaşadılar.
Humeyni’ye gelinceye kadar Şiî ulema, mutlak otoritenin gaip imama ait olduğunu düşünmekle birlikte, yine de idaresi altında bulundukları hükümetlerle, bazen az bazen de çok, belirli şartlar dâhilinde uzlaşma arayışı içine girmişlerdir. Ulemanın konumu, devletin güçlü olduğu zamanlarda devlet memuru statüsünden öteye geçmiyordu.
Safeviler dönemi, Şiî bir devletin gölgesinde, ulemanın siyasi işleri idare edebilecek bir konuma geldiğini göstermesi bakımından önemli bir merhaledir.
Kaçarlar dönemine geldiğimizde, toplumun dini idaresi devletin elinden çıkıp tamamıyla ulemanın eline geçti. Burada Sünnilerin tersine, ideoloji ile zorun ayrıştığını görürüz. Ulema devletten ayrı ideolojik bir güç olmuştur. Avrupa ortaçağında Kilise nasıl ki krallar, feodal lortlardan ayrı bir siyasi, idari, mali güç ise Şii din adamları da benzer bir güç elde ettiler.
Daha önceden siyasi otoriteyle ilişki kurmakla birlikte ilk defa, Safeviler döneminde siyasi hayata neredeyse bütünüyle müdahil olan Şiî ulema, “niyabet” (Başkası adına ve/veya hesabına iş görmek, başkasının yerine bazı dinî vecibeleri yerine getirmek anlamında fıkıh terimi.) müessesesinden hareketle, gaip imam adına gerçekleştirmiş oldukları faaliyetlerin sonucunda, kendi güçlerinin farkına vardılar. Bu dönemde devlete bağımlı olan Şiî ulema, Kaçarlar dönemine geldiğimizde, devletin dini sahayı kendilerine bırakması neticesinde, fıkhî otoriteye ilave olarak imamın otoritesinin siyasi cephesini ne ölçüde temsil edebileceklerini sorgulamaya başladılar.
Ulema, sadece içtimaı değil zamanla milli liderler konumuna yükseldi ve imamla toplum arasındaki irtibatı sağlayan bir müessese olarak halkı istediği istikamete yönlendirmeye başladı. Halk vergi ve askerlik işleri dışındaki hemen her türlü ihtiyacında ulema sınıfı ile ilişki içinde olmaya başladı. İran’da ulema sınıfı uzun yıllar boyunca adeta paralel bir devlet işlevi gördü.
Velayet-i fakihin gelişmesinde diğer önemli kaynak, Molla Ahmet Naraki (ö.1829)’nin fakihin (müçtehit) siyasi konumuna getirmiş olduğu yorumlardır.
Naraki’nin fakihin siyasi otoritesine yapmış olduğu vurgu daha belirgindir. Bunu Humeyni’nin ifadelerinden de anlamak mümkündür. O, Naraki’yi velayet-i fakih teorisinin öncüsü olarak isimlendirmekte ve bu teoriyi oluştururken, onun eserlerine atıfta bulunmaktadır.
Devrim ideolojisi olarak Velayet-i Fakih
“Biz, dünyanın karşısında ideolojimizle duracağız” (Humeyni 1980 Newroz’u)
İran’ın “İranlılık” kimliğinin göstergesi Şiiliğidir. İran İslam Cumhuriyeti VF sistemiyle siyasal anlamda Şiilikte ciddi bir değişim yarattı.
İslami devrim insanları geleneksel Şia’dan uzaklaştırırken ona devrimci bir muhteva verdi. İdeolojinin yeniden üretimiydi bu.
İslamcı muhalefetin ayırıcı yanı milliyetçilik ve sosyalizm gibi modern ideolojiler yerine Şia inancını sömürgecilik karşıtı ideolojik-felsefi bir programa ve politik bir silaha dönüştürmüş olmasıydı. Velayet-i Fakih bu dönüşümün özü olmuştur. Humeyni, Ulema ve onlara bağlı başta Çarşı olmak üzere İran orta sınıflarının bu ittifakı Şah ve Batılı müttefikleri için ölümcül olmuştur. VF sisteminin başarılı olmasının nedeni kaynağını bizzat İran halkının dini-kültürel özelliklerinden almış olmasıdır. Görünüşte bir orta sınıf ideolojisi olmasına rağmen mücadele içinde ezilen sınıfları da kendi cazibe merkezi içine çekmiştir. İslam cumhuriyeti düşüncesi, kuşkusuz İran’da monarşi düzenine karşı ortaya çıkan en güçlü alternatif olmuştur.
Sonuçta İslam devrimi, toplumu dindarlaştırmadı. Şiiliğe yeni bir biçim ve kimlik verdi. Şiiliği salt dini bir kimlik olmaktan çıkararak ona daha milliyetçi, bu dünyaya daha pratik müdahale eden, protest-militan bir muhteva verdi.
“Velayet-i Fakih teorisi, gaybet dönemindeki İmam Mehdi’nin dönüşüne kadar sürecek bir İslami yönetim modeli öngörüyordu. Bu model, özellikle ‘İmamın Çizgisi’ olarak bilinen İslamcı kanat tarafından toplumsal kesimlere bir kurtuluş vaadi olarak sunuldu ve geniş halk desteği kazanarak siyasal mücadelede belirleyici bir üstünlük sağladı.” (Muhammed Berdibek / Mehdi’den Önce Devrimden Sonra İran)
Humeyni aslında Velayeti Fakih ile efsanevi, spritüel bir inanışı dünyevileştirdi, onu yeryüzüne indirdi. Gayb’ a karışan, -gizlenen, uzaklaşan, gözden kaybolan- On ikinci İmam’ı beklenen bir peygamber olmaktan çıkararak bu dünyanın kurumsal-politik bir öznesi haline getirdi. Bu özneyi kendi şahsında Şii toplumunun pratik iktidarı olarak, -“İmamın Çizgisi”- nitelemesiyle tüm dünyaya ilan etti. Daha ileri giderek bu kurumu devlet yönetme sanatının modern bir cihazı haline dönüştürdü. Bu dünyevileştirme eylemi elbette bir anda Humeyni’nin zihninden fışkıran bir fikir değildi, bunu yukarıda açıkladık.
Humeyni, çok açık bir şekilde, fakihin Peygamber ve imamlarla aynı otoriteye sahip olduğunu vurgular. Ona göre imamım gaybetinde onun siyasi fonksiyonunu üstlenecek birisi, Allah tarafından tayin edilmiş olmamakla birlikte fakihin bu otoritesi diğer fukahaya intikal etmez. Bu aslında ”merceiyyet müessesesine” (dini liderlik) büyük bir darbedir.
Fakihin imamdan ontolojik olarak farklı mevkide bulunduğunu vurgulayan Humeyni, diğer taraftan imamın siyasi otoritesinin fakih tarafından eksiksiz bir şeklide temsil edildiği hususunda ısrarlıdır. Humeyni, peygamber-imam-fakih arasındaki süreklilikte ısrarcıdır. Her biri bir diğerinin devamıdır.
Velayet-i Fakih’i (VF) Şii inancı içinde modern bir devrim olarak görmek gerekir. Humeyni bu sistemi getirerek, beklenen değil, ona vekâlet eden, yaşayan bir dini liderlik yaratarak, Mehdi inancında radikal bir değişimi yarattı. Asırlardır beklenen ve ahir zamanda gelecek olan zat, İran Devrimi’nde yaratılan vekâlet anlayışıyla hayat buldu. Zuhur etti! Humeyni, bunu, dinin siyasetten uzak olması gerektiğini düşünen Kum, Meşhet ve Necef’in ulemalarının muhalefetine rağmen hayata geçirmiştir. “Mehdi gelene kadar Ayetullah onun yerine vekâlet edecekti” diyerek Şiiliğin dokunulmaz saydığı bir tabuyu devrimci mücadele adına yıkmıştır. Humeyni VF’i, gelip gelmeyeceği veya ne zaman geleceği meçhul olan bir peygamberin sahipliğinden çıkarıp bu dünyanın canlı bir kurumunda kendi şahsında cisimleştirerek bu dogmayı yıkmıştır. Oysa Şia’ya göre Mehdi, insanların iradesine bırakılmış bir husus değildir. Şiilikte Mehdi, ilahi bir atamadır. Bundan dolayı, ümmetin fertlerinin aralarından seçip işbaşına getirdikleri kimse Mehdi-imam olamaz. Şia’da Mehdi dini bir esastır. Allah tarafından onun hidayetine nail olan kurtarıcı kişinin ki o aynı zamanda bir “kıyamet alametidir”, ortada hiçbir alamet yok iken pratik kurumsal bir ifadeye büründürülmesi olacak bir şey değildir. Humeyni işte bu ilahi esası devrim adına yıkmıştır! Kendisini elbette Mehdi’nin başka bir görünüm altında yaşayan bir kişiliği olarak ilan edemezdi. Gerçekçi olan ona bu dünyanın meselelerine çözüm olacak bir “vekil” atanmasıydı. Bu vekili belirleyecek olan ise halk tarafından seçilen 88 kişilik “Uzmanlar Meclisi” olacaktı. Uzmanlar Meclisine seçilecek adayların, gerekli niteliklere haiz olup olmadıkları, üyelerinin yarısını İran Dinî Lideri’nin atadığı “Anayasa Koruma Konseyi” tarafından denetlenecek ve onaylanacaktı. Bu sebepten ötürü meclis bugüne kadar Dini Lideri hiçbir zaman denetlememiştir. Dünya tarihindeki diktatörlük rejimlerinin hiçbirinde böylesi bir liderlik kültü yoktur. İran’daki sistem lider dokunulmazlığı konusunda belki sadece Çin ve Kuzey Kore ile karşılaştırılabilir.
Humeyni Şiiliğin içinde gerçek bir protest liderdir. Tarihsel, dini bir asabiyeti güncelleştirmiş, canlı hale getirmiştir. Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam’da Mesih, Mehdi ve Kıyamet anlayışları benzer efsanelerle anlatılır. İçlerinden sadece Şia bu Spiritüalizm’ e maddeci yaklaşmıştır. Velayet-i Fakih doktrinine, Şia’nın Jakobenist İslamcılığı demekte hiçbir sakınca yoktur.
“Kayıp On İkinci İmam’ın tekrar ortaya çıkıp dünyayı adaletle dolduracağı güne kadar, hükümetsiz kalmamak için, Şii siyasal anlayışını bilen ve Şiileri kayıracak adalet duygusuna sahip birinin devleti yönetmesi gerekir.” (Humeyni)
Kerbela yüzyıllardır yaşatılarak nasıl ki Şii toplumunun egemen Arap rejimlerine karşı politik bir nefret gösterisi halini aldıysa, VF sistemi de İran Devrimiyle birlikte ama bu sefer ideolojik temelde ve sadece Arap monarşilerine karşı değil ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’ine karşı bir iktidar silahına dönüştü. Önemle belirtmek gerekir ki, İran devriminde halkı hareket geçiren de VF deki bu radikal dönüşüm olmuştur. Eğer bu dönüşüm olmasaydı İran Devrimi kesinlikle gerçekleşemezdi!
Arapça ’da ‘el-Asabu’ sözü, insanın ve diğer canlıların zürriyetini ifade etmektedir. Taassup kelimesiyle aynı anlamı taşır.
Asabiye, kişinin kendi kabilesini/kavmini yardıma çağırmasıdır. Kişinin, çağrıya uyan kabilesi veya kavmi ile birlikte düşmanlarına karşı bir araya gelmesi asabiyye sözü ile ifade edilir. Şii toplumu Humeyni’nin VF devrimiyle Mehdi inancının merkezinde yer alan asabiyeti bir tür ‘yaratıcı yıkıcılıkla’ politikleştirmiş, devrimin ideolojik silahı haline getirmiştir.
Humeyni, Şii toplumunun atalarından devralarak sorgulama gereği duymadan bağlandığı en büyük dini taassubu (asabiyeyi) kökten yıkmıştır. Bu taassubun yıkılması Şii toplumunun dünyaya yeni gözlerle bakmasını, İran Devrimi’ne dört elle sarılmasını sağlamıştır. Tarihi 1500 yıl öncesine kadar dayanan İslam dininde hiçbir mezhep, kendi inanç sistemi içinde, bunca zaman sonra böylesi bir değişimi gerçekleştirme cesaretinde bulunamamıştır. 1979 İran İslam Devrimi’nin ilk anda görülmeyen ideolojik özü VF sistemi ile yapılan bu devrimci değişimdir. Bu değişim olmasa tekraren söyleyelim, İran’da bir devrim mümkün olamazdı. Şöyle söylersek daha iyi anlaşılır, KUKM’nin ilk sözü, “Kürdistan bir sömürgedir” beyanı nasıl ki devrimi Kürt halkına mal eden bir manifest işlevi gördü ise, Şia kültürünün VF ile dünyevileştirilmesi de İran halkına yeni bir can vererek İran Devrimi’nin manifesti olmuştur. Her devrimin insanı can evinden yakalayan bir mihenk taşı vardır. Bu bazen o ülkenin tarihinde yaşanmış bir efsane olur, bazen Lenin gibi Che gibi olağanüstü kişilikler olur bazen de daha önce hiç olmadığı kadar o ülke gerçeğini çözümleyen siyasi bir program olur. İran devriminin siyasi programı ve ideolojik muhtevası Şia inancı ve kültürünün salt bir asabiyye olmaktan çıkarılarak mücadelenin modern politik bir silahı haline getirilmesidir. İran solunun; TUDEH, Halkın Mücahitleri ve Halkın Fedaileri ’nin göremediği şey de devrimin VF sistemi içinde saklı olduğuydu. Fantastik bir benzetmeyle, bu dinamiğin harekete geçirilmesi, adeta binlerce yıldır lahitlerinde uyuyan kral ve rahiplerin sonsuz uykularından uyandırılması gibi imkânsız bir olayın başarılmasıdır.
Sünni âlimler İslamiyet’in 30 yıl süren dört halife döneminden (Hulefâ-yi Râşidîn=Doğru yolda olan halifeler devri) büyük bir gururla, adeta asrısaadet dönemiymiş gibi bahsederler. Gerçekten de Hz. Ebubekir’den Hz. Ali’ye kadar olan bu dönem yalancı peygamberlerle savaşılan, İslamiyet’in sınırlarının Suriye, İran ve Kıbrıs’a kadar uzandığı, devlet teşkilatının kurumsallaştığı, Kuran’ın kitap haline getirilerek dünyanı dört bir yanına gönderildiği ve çölde medeni bir toplumun yeşertildiği, kimi âlimlerce bir “İslam cumhuriyeti” olarak adlandırılan tarihsel bir dönem olmuş ve sık sık bu dönemin “gerçek İslam” olduğu, bu döneme göre yaşamak gerektiği ifade edilmiştir. Demek ki Sünni İslam da kendi içinde sürekli atıf yaptığı ilerici bir tarihsel döneme sahiptir. Bu anlamda Şia inancının gerçekleştirdiği ‘Protestan’ devrimine benzer bir devrimin epey güçlü tarihsel dayanakları onda da vardır. Ama Sünni liderler Şia gibi geçmişin en adaletli ve eşitlikçi günlerini, “doğru yolda olan halifeler devri”ni uyandırıp onu canlı hale getirmektense, İslam’ın Emevilerle birlikte giderek ceberutlaşan iktidarcı yanını tercih etmişlerdir.
Dinin tarihteki rolü Hristiyanlıkta olsun İslamiyet’te olsun kuruluş aşamalarında hayli protesttir; insanı hem ahlaken hem de kültürel düzeyde iyi yönde şekillendiren yanları vardır. Oysa bugün yaşanan din, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar, BAE gibi ülkelerde devlet kontrolünde olup, içeride sömürü karşısında tevekkülü vaaz ederek rejime teslimiyeti, dışarıda ise Cihadistleri finanse eden, istihbari operasyonlarda bunları kullanan bir İslam’dır; Mısır, Cezayir, Fas, Tunus gibi ülkelerde doğuşunda İngiltere’nin maddi ve istihbari desteği olan İHVAN’cı (Müslüman Kardeşler) bir ideoloji şeklinde fırsatçı, sinsi bir muhalefettir; Afganistan ve Suriye’de ise legalize olmuş Selefi bir faşizmdir. Orta ve Batı Afrika’daki Cihadistler ise, emperyalizmin kullanışlı silahları olmaktan öteye bir işleve sahip değildirler.
Tüm bu gerçekleri göz ardı edip sürekli İslamiyet’in dört halife döneminde yaratılan medeniyetine dönüşten bahsetmek tam bir ikiyüzlülüktür. İşte dinin Marksistlerce afyona benzetilmesi de biraz bundandır. Kendi geçmişindeki devrimci mücadelelerin anısıyla kitlelerin ayağını yerden keserken, bu şanlı tarihi, bugünkü hayatın tüm zorluklarına, açlığa, sömürüye, baskı ve işkencelere karşı katlanmalarının gerekçesi haline getiriyor. Kitleleri dünün saadet günleriyle, direniş veya kahramanlık hikâyeleriyle uyutuyor. Kitleleri bugünün kapitalist bağımlılık ilişkilerine dünün hikâyeleriyle bağlıyor.
Oysa bugünün hikâyesi bambaşka! Burada sözünü ettiğimiz sadece İhvancılık, Selefilik, Siyonizm’le iş birliği yapan Körfez Müslümanlığı, AKP tarzı ılımlı İslam ya da Fettullah Gülen tarzı masonik İslam değil, Velayeti Fakih sistemi de devrimde oynadığı ilerici rolün çok kısa sürede gerisine düşmüş, halkına yabancılaşarak İslami elitlerin dinine dönüşmüştür. Spritüal olanı maddi bir güce dönüştürürken gerçekleştirdiği materyalist eylemi bir dogma, kurumsal bir diktatörlük haline getirmiştir. Askeri teokratik bir diktatörlük halini almıştır. Ancak bu diktatörlüğün en önemli özelliği geniş kitlelerin buna sahip çıkması, kabullenmesidir. Örgütsüz, dağınık laik, sol liberal sokak hareketleri karşısında hükümetin Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Kerbela ile bezeli tarihsel Şia kültürü, her zaman muhaliflere karşı büyük bir üstünlük kaynağıdır.
Devlet ideolojisi olarak Velayet-i Fakih
Humeyni’nin İslâm devleti hakkındaki modern tartışmalara getirmiş olduğu en önemli katkı, böyle bir devletin liderine yapılan özel vurguda yatar. Ona göre liderin konumu, en az anayasanın mahiyeti ve yöneticisinin İslâm’a uygun hareket edip etmediği kadar önemlidir. Humeyni, çok açık bir şekilde, fakihin Peygamber ve imamlarla aynı otoriteye sahip olduğunu vurgular. Ona göre imamın gaybetinde onun siyasi fonksiyonunu üstlenecek birisi, Allah tarafından tayin edilmiş olmamakla birlikte fakihin bu otoritesi diğer fukahaya intikal etmez. Bu, Humeyni’nin zamanına kadar gelişen merceiyyet (müracaat ve çözüm makamı) müessesesine büyük bir darbedir.
Bir bakıma Şiî düşüncesindeki zenginlik ve canlılığa işaret eden içtihat müessesesindeki bu dinamizm, velayet-i fakih makamını işgal eden fakihin görüşleriyle ters düşmeme şartının sonucu olarak esnekliğini yitirmiştir; çünkü bu doktrinden sonra devletin başında bulunan fakihle siyasi hayattan uzak bulunan bir fakihe karşı çıkma, farklı şeyler ifade etmeye başlamıştır. İmamın siyasi velayetini temsil eden fakih sonuçta, imam ve Allah adına hareket etmektedir ve bu yüzden onun devlet idaresine ilişkin vermiş olduğu hükümler, diğer taklit mercileri içinde bağlayıcılığı olan bir husustu. Bu anlamda ilk anda devrimci bir ilerleme gibi gözüken VF aslında Şia kültürünün kendi içindeki özgür tartışma kültürünü yok etmiştir. Düşmana karşı ilerici bir adım ama kendi içinde eleştiri ve tartışmayı öldüren bir doktrin.
Başlangıçtan bugüne kadar devrim, belirli aşamalardan geçti ve her bir dönemin kendisine özgü liderlik anlayışı ve kurumlaşma şekli mevcuttu. İslâm devriminin oturması ve ulemanın, devrimin yegâne liderleri olarak ortaya çıkması için, fakihin hem dini ve hem de siyasi karizmayı kendi şahsında toplaması manasındaki velayet-i fakihin, devrimin başlangıcında uygulanması bir zaruretti. Bu hedeflere ulaşabilmek için gerçek güç, hükümet müesseselerinden devrimi oturtmak amacıyla kurulmuş olan müesseselere geçti. Bunun merkezinde olan fakihin merci-i taklit olması sebebiyle ülkede, siyasi müesseselerin yanı sıra dini müesseselerin de kontrolü onun eline geçti. Böylece Humeyni’nin ölümüne kadar, İslâm devriminin kurumsallaşması neredeyse tamamlamıştı. (Merci-i Taklit, İmâmiyye Şîası’nın çoğunluğu tarafından, XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren benimsenen Usûlî fıkıh ekolünce içtihat derecesine sahip yetkin âlime verilen unvanı ifade eder.)
19. yüzyıldan günümüze kadar İran’da Şiilik her daim değişim içerisinde olmuştur. Bu değişimler ilk aşamada yerleşik Şii ortodoksisi tarafından reddedilse de daha sonra yavaş yavaş alışılmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Burada dört aşamada bir dönüşüm söz konusu olmuştur.
“Bu düşünsel değişim dört aşamadan oluşmuştur. Birinci aşamada, kitleleri toparlayıcı bir unsur olarak merci-i taklid sistemi (fetvasına başvurulan içtihat sahibi en yetkili ayetullaha verilen unvan, imâmiyye Şîası’nda fetvasına başvurulan en yetkili müctehid.) kurulmuştur. İkinci aşamada, dinî düşüncede yeni bir eğilim olarak Şiiliğin ideolojik ve politik yorumları çoğalmıştır. Üçüncü aşamada, din adamlarının yönetimi altında resmî meşruiyet kaynağı olarak velayet-i fakih teorisine dayanan bir Şii teokrasisi kurulmuştur. Devrim sonrası dönemde başlayan son aşamada ise Şii düşüncesi ideolojisizleştirilmiş ve gittikçe tutucu bir unsur olarak kullanılmaya başlanmıştır.” (Dergi Park 2000 /Mazlum Uyar)
1970’lere kadar merci-i taklidler Şiî siyaset nazariyesi üzerine kafa yormuşlar, imamın gaybetine rağmen Şiîler için ideal yönetim biçimi üzerine teoriler geliştirmiş fakat gaybet döneminde ulemanın, imamın devlet başkanlığı yetkisini de üstlenmesi gerektiğini ileri sürmemişlerdir. Humeynî, 1970’lerde Necef’te verdiği derslerde velâyet-i fakîh anlayışını işlemiş ve diğer yetkilerde olduğu gibi ulemanın, imamın devlet başkanlığı yetkisini de üstlenmesi gerektiğini belirtmiştir. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimiyle birlikte, Humeynî, velâyet-i fakîh nazariyesini hayata geçirmiştir. Bu tarihten itibaren merci-i taklid kurumuyla velâyet-i fakîh anlayışı arasındaki çelişkiler artmıştır. Merci-i taklidlerin önemli bir kısmı, velâyet-i fakîh nazariyesine karşı çıkmış, ulemanın imam adına devlet başkanlığı gibi bir yetkisinin olmadığını belirtmişlerdir.
Kendi kadim dönemi ve ortaçağın da bir direniş ideolojisi olarak şekillenen Pers-Şia kültürü, modern çağda bu tarihsel kimliğini sürdürmek için mevcut ideolojisini yapılandırmak zorundaydı. Eski düşmanlarla savaştığı doğal devrimciliğin yeni düşmanlar karşısında yetersiz kaldığı koşullarda Humeyni, Ulemanın ekseriyetinin muhalefet ettiği Velayet-i Fakih teorisini ortaya koyarak Pers- Şia kültürüne yeni politik kimliğini vermiş oldu.
Velayet-i fakih kavramı, 1990’lardan itibaren aralarında çoğulcular, tefsir teorisyenleri ve insan hakları aktivistleri olan çeşitli grupların eleştirilerine maruz kalmıştır. Yeni düşünürler, İslam Cumhuriyeti’ne destek verirken demokratik ilkelere karşı daha hoşgörülü ve daha liberal bir Şii İslam yorumunu ifade etme gayreti içerisinde rejimden kopmuşlardır. Yeni dinî düşünürlerin birinci kuşağının en meşhur üyeleri bir zamanların adanmış İslamcıları olsalar da zamanla iktidarın ideolojisiyle olan bağlarını kopararak velayet-i fakih doktrinine meydan okuyan yeni bir Şii İslam yorumunu ortaya koymaya çalışmışlardır.
İran, Devrim’den sonra kendisini bir İslam Cumhuriyeti olarak ilan etmiş ve halk demokrasisinin bir türünü din adamlarının otoritesi ile entegre ederek yeni bir yönetim biçimi oluşturmuştur.
Sisteme asıl rengini veren unsur cumhuriyet değil velayet-i fakih anlayışıdır. Zira İran’daki cumhuriyet uygulamasında meşruiyetin kaynağı halk değil ulemadır. Bir bakıma halk kimin yöneteceğini belirlemektedir ama kimin yönetime talip olacağını belirlemek ulemanın elindedir.
İslamcı muhalefetin ayırıcı yanı milliyetçilik ve sosyalizm gibi modern ideolojiler yerine Şia inancını sömürgecilik karşıtı ideolojik-felsefi bir programa ve politik bir silaha dönüştürmüş olmalarıydı. Velayet-i Fakih bu dönüşümün özü olmuştur. Humeyni, Ulema ve onlara bağlı başta Çarşı olmak üzere İran orta sınıflarının bu ittifakı Şah ve Batılı müttefikleri için ölümcül olmuştur. VF sisteminin başarılı olmasının nedeni kaynağını bizzat İran halkının dini-kültürel özelliklerinden almış olmasıdır. Görünüşte bir orta sınıf ideolojisi olmasına rağmen mücadele içinde ezilen sınıfları da kendi cazibe merkezi içine almıştır.
Monarşi karşıtlığından doğan cumhuriyet fikrini Humeyni olgunlaştırmış, teorik ve teolojik bir kurumsallığa kavuşturmuştur.
Ayetullah Humeyni’nin 1979 Devrimi’nin ardından yeni inşa edilecek siyasal sistemin mahiyetine dair sarf ettiği cümle meşhurdur: “İslam Cumhuriyeti… Ne bir kelime fazla ne bir kelime eksik” Humeyni’nin bu tavizsiz tavrının arkasında, yeni sistemin adı ve dolayısıyla muhtevasına ilişkin Demokratik İslam Cumhuriyeti, Adil İslam Hükûmeti ve İslam Hükûmeti gibi farklı önerilerin ortaya atılması yatıyordu
Sonuç Humeyni’nin vazettiği şekilde oldu ve 29-30 Mart 1979 tarihli halkoylamasında %98,2 oranında evet oyu çıkınca yeni sistemin adı İran İslam Cumhuriyeti olarak belirlendi.
Humeyni, 1980 nevruzunda yaptığı konuşmada; “biz, dünyanın karşısında ideolojimizle duracağız” dediğinde bu belirsizliği giderme sinyali veriyordu
Velayet-i Fakih ideolojisinin geleceği
VF’i hazırlayan tarihsel koşulları, 1979 ayaklanmasıyla devrimci bir doktrin oluşunu, İslam Cumhuriyeti ile birlikte bir devlet doktrini haline dönüşümünü inceledik. Şimdi emperyalist savaş sonrası konsolide oluşunu ve gelecekteki varlığı hakkında konuşacağız.
VF, aslında Şiiliğin kendi varoluşunun yadsınmasıdır. Çünkü Velayet-i fakih aynı zamanda, gaip imamın sorgulanmasına da yol açabilir. Kısacası o, bu teoriyle, farkında olmadan “masumun otoritesinden” (on ikinci İmam) fakihin otoritesine geçişi sağlamış ve belki de hiçbir şekilde tartışılması mümkün olmayan masumun otoritesi için kapıyı aralamıştır. Yani Humeyni zahiri olanı maddeleştirerek aslında İslami toplumda farkında olmayarak materyalist bir kanal açmıştır. VF’in materyalist eleştirisi de işte bu kanaldadır. Spitüalizmin maddeleşmiş hali eğer kurucu bir öznede cisimleşiyorsa, o zaman gayb’ın anlamı da gereksizleşmiş olmuyor mu? Kendini gayb’ın yerine ikame eden İmam’ın Çizgisi bu ideolojiyle toplumu ayağa kaldırmış olsa da, devrimden kurumsal bir yapıya – devlete – geçildiğinde Mehdi de artık eski Mehdi olmayacaktır. Mehdi’nin gaipe karışmış bir efsaneden, böyle bir hal’den devlette içerilmiş bir kuruma dönüşmesi, dinin kaybolması değilse nedir?
İmami inancı, velayet sistemini benimser; bu sistemde yetki (Velayet), yok olan İmam’ın Peygamberden sonra sırasıyla 12 İmam gelmiştir. Son İmam Mehdi çocukken gayba çekilmiştir ve tekrar geleceği ana kadar saklanmaktadır. İmamların olmadığı yerde İmametin devam ettirilmesi isteğinin günümüzdeki karşılığı İran’da Veliy-i Fakih’i yani dini lideri ortaya çıkarmıştır. Şia’da İmam yoksa Ulema vardır. Velayet-i Fakih öğretisine göre bu ulemanın tüm alanlardaki fetvaları kabul edilmektedir.
Humeyni’nin ortaya attığı bu teori başlarda pek bilinmemekteydi. Humeyni’ye göre kendi döneminde Velayet-i Fakih Anayasa’da yansıtılmamıştır. Bu teori daha sonra Anayasa’ya geçmiştir ve giriş bölümünde İmamet ve Velayet vurgulanmıştır. “Anayasa’ya göre, Gaip İmam gaybeti sırasında İran’ın nihai otoritesi, cesaret göstermesi, becerikliliği ve idari yeteneklerinin yanı sıra, insanların çoğu tarafından tanınan ve kabul edilen bir ‘merci’ olması gereken adil ve dindar Fakih’tir”. Referanduma karar vermek, silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üstlenmek, savaş ve barış ilan etmek Velayet-i Fakih’in bazı yetki alanlarını oluşturmaktadır
İran’daki Sokak hareketleri, bu hareketlerin kitleselliği, öne çıkardıkları demokratik talepler, VF sisteminin çoktan beridir artık miadını doldurduğunu, çok büyük bir değişime girmesi gerektiğini gösteriyor. VF in kendisi büyük bir değişimdi, ancak kısa sürede bir devrim ideolojisi olmaktan çıkarak bir devlet ideolojisine dönüştü, bir dogma oldu. VF sistemini kendi içinde yenileme gayretleri hiç mi olmadı. Elbette özellikle 2009 yeşil hareketinden sonraki sokak hareketleri bu yönlü değişimin en büyük dinamosu oldular. İnsan hakları, hukuk ve özgürlük konularını içeren yeni bir fıkıh anlayışı, fıkıhta bir dinamizm yaratılması bu yenileme hareketlerinin ilkelerinden biriydi.
İran düşünsel ve siyasal hayatının Batı ile özellikle de ABD ile olan bir karşıtlık üzerine kurulduğu yönünde yaygın bir inanış bulunmaktadır. Bu karşıtlığın kökleri ilk olarak II. Dünya Savaşı sonrasında Başbakan Muhammed Musaddık’ ın petrolü millileştirmesine karşı Genelkurmay Başkanı Zahedi’nin İngiliz ve ABD istihbarat servislerinin aktif desteğiyle gerçekleştirdiği askerî darbedir. İkinci neden, 79 devrimi sonrası 8 yıl süren Irak savaşında ABD ve İngiltere’nin İrak’ı desteklemesidir. Bu müdahaleler İran’da milliyetçi, sosyalist ve İslamcı kesimlerde ABD ve genel olarak Batı karşıtlığının ciddi bir biçimde billurlaşmasına yol açtı.
Bu billurlaşma belki de İran Devrimi’nin en önemli zeminini teşkil etmiştir. İslam Devrimi’nin zaferinden sonra başlayan ambargo, Batı tarafından aktif olarak desteklenen Saddam’ın başlattığı savaş ve dünya kamuoyunda İran’ın dışlanması rejimin ideolojik-politik kimliğinin bu karşıtlık ekseninde şekillenmesine yol açmıştır. Uzun yıllar nükleer teknoloji müzakereleri üzerinden yürütülen restleşmeler ve nihayetinde 2025-26 İran savaşı, İran’ın devlet ideolojisini köşeleri daha keskin, sert bir yapıya büründürmüştür. Mevcut kapalı düşünce sistemi, savaşla birlikte oluşan dayanışma duygularıyla kendini yeniden üretme şansını elde etmiştir. Giderek çürüyen, ilhamını kaybeden, halkın protestolarına sahne olan VF sistemi, savaşla birlikte kendini geçici olarak konsolide etmiştir. Savaş sonrası, savaş öncesi yitirdiği gücünü yeniden elde edeceği elbette hiç kolay olamayacaktır. Stalin şahsında 2. Dünya savaşında kazanılan destansı antifaşist zaferle nasıl ki tek ülkede sosyalizmin bir 20 yıl daha yaşaması sağlanmış ancak sonuçta modern bir revizyonizme uğramaktan kurtarılamadıysa VF sistemi de savaşın yarattığı konsolidasyon sonrasında eğer İslami Cumhuriyeti demokratikleştiremezse ki öyle bir niyeti olmadığı anlaşılıyor, o da aynı sona uğramaktan kurtulamayacaktır.
Aynı sosyalizmin başına getirtildiği gibi, başta bir devrim ideolojisi olan Velayet-i Fakih, (VF) devrimden sonra halklara özgürlüğü vaat eden bir ideoloji olmaktan çıkarak otoriter bir devlet ideolojisi haline geldi. Devrimde oynadığı kritik-hayati rolden çok kısa bir süre sonra, iki yıl içinde, VF’i temsil eden liderlik ve ona bağlı ordu-bürokrasi-ulema, devrimde bağlaşıklık yaptığı Şah karşıtı milliyetçi liberal ve sosyalist muhalefeti ezip yok etti.
Neticede Humeyni’nin Velayet-i Fakih doktriniyle Şii düşünce tarihinde ilk defa, fakih, toplumu hayatının bütününe hâkim oldu ve velayet-i fakihi, diğer bütün dini otoritelerin üstünde bir mevkiye yerleştirdi. Devrim anayasası ve şartlar da, kolektif bir merceiyyet anlayışından monolitik bir liderlik anlayışına geçişi sağlayacak şekilde düzenlendi. Böylece fakih, sadece hükümet idaresinin değil dini hiyerarşinin de merkezine yerleştirilmek istendi. Başlangıçta, Humeyni’nin karizması ve devrim şartları sebebiyle bu süreçte nispeten başarı sağlanmış ve ulemadan gelen muhalefet susturulmaya çalışılmışsa da, Velayet-i Fakih’in tam olarak müesseseleşmemiş olması ve Ali Hamaney’in bu makama oturmasından itibaren meydana gelen değişikler sebebiyle, önde gelen ulemanın muhalefeti daha belirgin bir hüviyet kazanmaya ve eskiden mevcut olan tansiyon su üstüne çıkmaya başladı. Bu yüzden ilk ortaya çıkmış şekliyle velayet-i fakih, Humeyni için hazırlanmış özel bir elbiseydi; fakat aynı elbise Hamaney’e uymadı.
Gerçek adaletin ancak mehdinin dönüşüyle gerçekleşeceğini iddia eden bu anlayışa göre, yeryüzünün adaletsizlik ve zulümlerle dolmuş olması bir ön şarttır. Hâlbuki velayet-i fakihte tamamen bunun tersine bir süreç işlemektedir. Humeyni, her ne kadar fakihin velayetinde İslâm devletinin kurulup İslâm’ın prensiplerinin toplumda uygulanmaya başlamasının, imamın zuhurunu kolaylaştırıp bunun için gerekil zemini hazırlayacağını iddia etse de, ortaya koyduğu bu anlayışla, geleneksel Şiîliğin temel direklerinden birisi olan mehdiliği önemli ölçüde sarsmıştır.
VF’in dönüşümü bizzat ve sadece sistemin kendi içindeki ideolojik grupların etkinliği ile olabilir. Bu zaten öteden beri var olan bir tartışma sürecidir. Hamaney’in iktidara getirilmesinden beri sürmektedir. Ali Hamaney’in liderliği çok tartışmalı geçmiştir, çünkü Kum, Necef ve Meşhet havzasının ulemaları onun “Merci” olmamasını ciddi bir sorun haline getirmişlerdir. VF devrimci bir zaruretten doğsa da giderek Şia kültürünü Sünni siyaset doktrinin dogmatik kalıplarına yaklaştırmıştır. Felsefenin politikaya alet edilmesi denilebilir buna. Müslümanlığı kendi tekeline alan Arap monarşileri karşısında kendi mezhebi üzerinden karşı bir İslami tekel yaratan İran Şiiliği bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki, Sünni siyaset doktrinleriyle benzeşmiştir.
Politika, mütemadiyen “gerçek olan ussaldır” Hegelci mantığıyla yol alırken, felsefe hep hakikatin peşinde olmuştur. O yüzden felsefe tarihi, özellikle 20. Yüzyıldan sonra politika karşısında yenilgilerin tarihidir.
Humeyni gerçekleştirdiği politik müdahale ile Şia kültürünü sona erdirmiştir aslında. Şia’nın Mehdi inancını yıkmakla bu dine inananların gelecek hayalleri de yok oluyordu. Şia’nın bir tür “töz”ü olan On iki İmam, Şia mitini biçimlendiren asıl tarihtir. VF ise Şia’nın “kendinde bilinci” ni yaratarak bu miti alabildiğine zayıflatmıştır.
Humeyni tözü kendinde bilince çevirdi!
Velayet-i Fakih, tözün kendinde bilince dönüştürülmesidir.
Son söz
Velayeti Fakih teorisi kadim – tarihsel Şia Kültürünü, ezilenlerin Ortadoğu’daki bu büyük ideolojik akımını deyim yerindeyse altın bir kafese kapatıp onu dini elitlerin bir ideolojisi haline dönüştürmüş, son tahlilde onu esaret altına almıştır. Bu girişim ile ezilenlerin kadim kültürü aynı zamanda Sünni Arap doktrinleriyle siyasi rekabet aracı haline dönüştürülmüştür. Bu kafesi açacak olan tek güç yine peygamber-imam- velayeti fakih kapalı çizgisi içinde rol oynayan dini ve askeri aktörler olacaktır. Ne İran’daki Sokak hareketleri, ne İran’ın laik, liberal, sosyalist devrimcileri ne de periferideki ulus, ulusal topluluk ve azınlıkların müdahaleler bu altın kafesi parçalayacak güçtedir. Ezilenlerin kadim kültürü geç modern dönemde 1953’ten 2005’e Musaddık, Şah ve Ayetullahlar dönemini yaşadı. 2006’da rejim kısmi bir sivilleşme yaşadı. 2008-2015 arasındaki toplumsal hareketler din-devlet özdeşliğinde belli bir çözülmeyi getirdi. 2015’ten günümüze, savaşın ön günlerine kadar olan dönem aslında kurumsal İslam’ın son bulmaya yüz tuttuğu bir süreçti. Emperyalist savaşla birlikte kesintiye uğrayan ve konsolide olan Velayeti Fakih ’in kendi kafesini parçalama süreci belli bir aradan sonra yeniden devam edecektir. Kapalı sistemin vidaları yeniden sıkılaştırılmayacak kadar çürümüştür. Bu sorunu İran Devriminde Humeyni’nin politikalarına karşı gelen, onu Şia kültürünün özünü bozmakla itham eden geleneksel ulema sınıflarının günümüzdeki temsilcileri yeniden ele almak zorunda kalacakdır. Bu tartışmada karşılarındaki en büyük güç Devrim Muhafızları olacaktır. İran’ı gelecekte bekleyen, ağırlıklı olarak hala rejimi destekleyen halkın hangi tarafta, ulemanın mı yoksa devrim muhafızlarının mı yanında yer alacağıdır. İran halkı VF’in aslında kendi kadim kültürünü tutsak kılan bir bekçi ideolojisi olduğunu anlayana kadar mücadelesini sürdürmek zorunda kalacaktır. İran halkı Hz. Mehdi’nin altın bir kafes içinde tutsak alındığını hala görmüyor mu? Ulema kendi içinden “devrimci bir fraksiyon” çıkarma maharetini göstererek Humeyni’nin devrimci zaruretten ortaya çıkardığı ama sonra altın kafese kapattığı Pers-Şia kültürünü yeniden özgürleştirmek zorundadır. Pers-Şia kültürü, İslam Hükümeti’nin işbirlikçi Arap monarşileriyle siyasi rekabeti yüzünden giderek ona benzemiştir. Kadim kültür amansız siyasi rekabete kurban edilerek kendi kökünü kurutmuş, mücadele ettiği düşmana benzemiştir. En azından bu görülmeli ve öze dönüş hareketi başlatılmalıdır.
Değişimin ana hattı: İslâm toplumunun liderinin, imamın değil halkın temsilcisi olduğunun kabul edilmesidir. Seçilmiş olan lider, liderlik vasıflarını yitirmesi halinde kendisini seçen aynı insanlar tarafından azledilmelidir. Bu şekliyle İslâm toplumunun liderinin halk tarafından azledilmesi fikri, şimdiki mevcut sistemin taraftarlarının kesinlikle kabul edemeyeceği bir husustur. Gerçekleştirilmesi gereken de işte tam budur! Mehdi gücü verilen liderlerden gücünü halktan alan liderlere geçiş! Zamanında Velayet-i Fakih ‘in karşısına çıkan Mercii Taklitler yeniden siyaset sahnesinde boy vermelidirler. Şii havza modeli içimdeki ulema dinamizmi İran’daki laik, liberal, sol, ulusal kurtuluşçu tüm toplumsal güçlerin üzerinde ezici tarihsel bir güçtür. Sonucu belirleyecek olan yine onlar olacaktır.
İran dosyasında son iki yazımız, Çin Komünist Partisi ile İran İslam Cumhuriyeti’nin politik-kurumsal benzerliği ve İran Sol’unun geleceği üzerine olacak.
18.04.2026
