Emperyalist soykırım ve katliamcılık; ABD ve İsrail saldırganlığı

Emperyalist saldırganlık, soykırım ve katliam yapanlar önce gerçekleri öldürüyor.

İran’la İsrail-ABD arasında 2025 Haziranında gerçekleşen “12 gün Savaşı”nın ardından yeni bir saldırı dalgasının geleceği belliydi, sadece zamanı bilinmiyordu. Bu arada ABD ve İran arasında görüşmeler başladı. İran sadece uranyum zenginleştirme meselesini görüşeceğini söylerken, ABD uranyum zenginleştirmesi, uzun menzilli füzeler ve İran’ın batı emperyalizme entegrasyonu konularını masaya koyuyordu. Bir parantez; İsrail Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı (NPT) hiç imzalamadı, ABD de SALT denilen stratejik silahların sınırlandırılmasıyla ilgili anlaşmayı imzalamadı. İran ise nükleer silahlarla ilgili anlaşmaları imzalayarak bu konudaki denetimlere uygun davrandı ve kendi uranyum zenginleştirme programlarını Birleşmiş Milletler’in ve Uluslararası Atom Enerjisi’nin kontrolüne açtı. Devam edelim; her ne kadar görüşmelerde fiili olarak nükleer enerji konusu varsa da ABD ve İsrail uzun menzilli füzeler ve entegrasyon konularını sürekli olarak tekrarladı. Bu durum yapılan görüşmelerin aslında yeni bir saldırıya hazırlık süreci olduğunu gösteriyordu.

Brüksel’de yapılan son görüşmede nükleer enerji konusunda yol kat edildiği hatta petrol ve doğal gaz gibi alanlarda İran ekonomisinin ABD sermeyesine açılabileceği duyuruldu. 27 Şubat akşamı yapılan bu açıklamadan yaklaşık on iki saat sonra, ABD ve İsrail 28 Şubat sabahı İran’a tekrar saldırdı ve 12 gün savaşlarında olduğu gibi sistemin lider kadrolarını hedef alan kapsamlı bir saldırı gerçekleştirildi. Şu ana kadar açıklanan bilgilere göre İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney, Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı ve pek çok komutanla birlikte Milli Savunma Bakanı da bu saldırıda öldürüldü.

Bu zamana kadarki süreçte yaşananlara bakıldığında saldırıların şiddetini arttırarak sürdürüleceği görülüyor. ABD ve Batı emperyalizmiyle birlikte hareket eden İsrail siyonizmi, Gazze’de yaptığı soykırımı İran’da kapsamlı bir katliama dönüştürüyor. Daha ilk günlerde yine okullar ve hastaneler hedef alındı ve yüzlerce sivil insan katledildi. Bundan sonra da İran’ın üst düzey yönetici kadrolarının hedef alınmaya devam edileceği ve yönetim boşluğu yaratılmaya çalışıldığı görülüyor.

Eş zamanlı olarak İran’ın savunma sanayine ve askeri gücüne yönelik şiddetli saldırılar da devam edecektir. Ancak bu defa saldırıların eskisi gibi kısa süreli olmayacağı açık. Katliamcı, soykırımcı ABD’nin başkanı saldırıların yoğun bir şekilde dört hafta sürebileceğini söylüyor. İran, saldırılar başlamadan önce ilan ettiği gibi kendisine yönelik saldırılarda kullanılan ABD üstlerinin olduğu ülkelerdeki ABD üslerini vuracağını duyurdu. İran ilk saldırılardan hemen sonra Katar, Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan ve Irak’ta bulunan ABD üsleriyle birlikte İsrail’i de vurdu. Böylesi bir saldırının bölgesel düzeye sıçraması güçlü ihtimaldi. Lübnan Hizbullah’ı da İsrail’e yönelik saldırılara başlarken, Yemen’in egemen iktidarı Husiler’in de kendini savunmaya çalışan İran’ın yanında savaşa girmesi kuvvetle muhtemeldir.

 Savaşın gidişatını belirleyecek olan, esas olarak içerde Devrim Muhafızları Ordusu’nun ne kadar direnebileceği, dışarıda ise Rusya ve Çin’in İran’a ne kadar destek verebileceğidir. Putin, bölge devletlerinin en üst düzey yetkilileri ile görüşüyor ve İran saldırısına taraf olmamalarını istiyor. Ancak Rusya’nın İran’ın saldırılara direnmesi için askeri anlamda ne tür katkılar yaptığı veya yapacağı bilinmiyor. Çin ise başlangıçta derin kaygı duyduğunu belirtmekle yetinip ancak sonraki günlerde ABD-İsrail saldırısını şiddetle kınadı. Hem Çin hem de Rusya, İran ile askeri ve ekonomik temellere dayalı kapsamlı iş birliği anlaşmaları imzalamıştır. Bu nedenle, önümüzdeki günlerde Çin’in İran’a ne tür destekler vereceği bilinmiyor. Bunu ancak İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına direnme gücünde görebileceğiz.

ABD ve İsrail’in saldırı kapasitesiyle birlikte tüm Batı kampı ile Ortadoğu’daki ABD ittifaklarının da süreç içinde alacakları tutum savaşın seyrinde etkili olacaktır. Şimdilik bu konularda net bir şey söylemek pek mümkün değil.

Buna rağmen, yakın tarihe bakarak bazı öngörülerde bulunabiliriz. Hatırlanacağı üzere Reel Sosyalizm’in dağılması akabinde, ABD merkezli Batı emperyalizmi “Yeni Dünya Düzeni”ni ilan etti. Eş zamanlı olarak “Büyük Ortadoğu Projesi” etkili bir şekilde uygulamaya konuldu. Bu plan kapsamında bölge devletleri Batı emperyalizminin isteğine göre dizayn edilecekti. İlk olarak Irak’tan başlandı. Devamla Libya bugünkü hale getirildi. Onlarca yıldır bölgeye yönelik emperyalist saldırganlık sürüyor. Hamas’ın belirleyici olduğu Aksa Tufanı eylemi sonrası İsrail ve ABD,  Gazze, Lübnan ve Suriye’ye yönelik şiddetli saldırılara başladı. Lübnan’da Hizbullah’ın önder kadrolarının önemli bir bölümü katledildi. Rusya’nın doğrudan işin içinde olması nedeniyle, Batı emperyalizmin Suriye saldırısı “Arap Baharı” akabinde giderek şiddetlenip uzun yıllara yayıldı. ABD, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve yerel siyasal sünni islamci siyaset ittifakı ile Suriye’ye son saldırı başlatıldı ve Colani Şam’a oturtuldu. 

Görüleceği gibi, İran’a yapılan saldırı emperyalist kapitalist sistem tarafından bölge halklarına yapılan ilk saldırı değil. Saddam’a karşı gerçekleşen Irak saldırısı da bu temelde yürütüldü. Saddam diktatörlüğü yıkıldı ama Irak halklarının çıkarına hizmet eden, onların siyasal iradesini iktidar kılan bir toplumsal yapı ve rejim inşa edilemedi. Zaten bunun kurulmasına hiçbir şekilde izin verilmiyor ve Batı emperyalizminin azgın soygunu devam ediyor. Bu süreçte bir milyona yakın Iraklı katledildi, milyonlarcası göçe zorlandı. Öyle bir noktaya gelindi ki Irak devleti sattığı petrolün parasını bile ihraç ettiği ülkelerden direkt alamıyor, bu paralar önce ABD bankalarına gidiyor ve sonra Irak’a veriliyor. Dolayısıyla bugün itibarıyla Irak ekonomisi bir bütün olarak ABD tarafından kontrol ediliyor denilebilir.  Libya’da Kaddafi’ye yönelik saldırı da bu şekilde yürütüldü. On binlerce insan bu saldırılarda ve sonrasında yaşanan iç savaşta katledildi. Şimdi Libya halkı paramparça olmuş halde iç savaş yaşarken, ülke Batı emperyalizminin her türlü talanına açık hale geldi. Diplomatik baskı, ekonomik ambargo ve silahlı çetelerin saldırısı sonucu Suriye’de Esad yönetimi devrildi. Esad daha iktidardayken halkların başına IŞİD gibi bir bela getirildi. Sonrası: Batı emperyalizminin çıkarları temelinde IŞİD’in ehlileştirilmiş versiyonu HTŞ. Bu süre içinde halka dayanan ve halkın demokratik kurumlarını yaratmaya çalışan Rojava ve Kuzey Doğu Suriye özerk yönetimine tahammül edemediler. Bugün bile Kürtlerin yoğun yaşadığı Batı Kürdistan’ın özerk ve demokratik bir işleyişe sahip olmasına tahammül gösteremiyorlar. 

Suriye’de gerçekleşen bu saldırı bir kez daha Batı emperyalizminin bölgedeki ideolojik siyasal yönelimini göstermekteydi. Özellikle Irak ile başlatılan emperyalizmin bölge saldırısı Suriye’de aldığı biçimle bölgeye yönelik siyasal hedefleri ortaya koyuyor. “Büyük Ortadoğu Projesi”ve “Yeşil Kuşak Projesi” güncellenip, başkalaşıma uğratılarak ABD ve Batı emperyalizminin siyasal islamcı aparatı yapılıyor. Yeni koşullara uyarlanan Sünni İslam siyasetin bir versiyonu olarak bölgedeki iktidarların siyasal hattı olarak belirlenmiştir. Bu konuda önlerinde çarpıcı iki model vardır: Suudi Arabistan modeli ile Türkiye’de Özal ile başlayıp bugün Erdoğan ve Bahçeli iktidarı tarafından geliştirilip sürdürülen Türk-İslam sentezine dayanan model. Bu iktidarlar kendi halklarına karşı baskı ve şiddet uygulamada fütursuz diktatörlükler olarak emperyalizmin çıkarlarını savunmakta mahirdirler. Suriye’de Colani gibi iktidarlar da bu projeye uygun iktidarlardır. Sudi Arabistan başta olmak üzere, bölge devletleri ve iktidarları siyaseten bu projeye uygun hale gelmiş, getirilmiştir. Sünni Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalarda bu temele dayanan siyasal iktidarların olması Batı emperyalizmi için problem değil, yeter ki Batı emperyalizmine entegre olsun ve onun koyduğu kurallar içinde varlığını sürdürsünler.

Oysa başta İran’da 1979 devrimiyle birlikte Humeyni iktidarı ve Lübnan’da Hizbullah, emperyalizmin yukarıda bahsettiğimiz başkalaşıma uğrayan yeşil kuşak projesini boşa çıkartan Şii İslami siyasal çizgiyi temsil ediyor. Daha da önemlisi İran, emperyalizmden bağımsız bir devlet olarak varlık sürdürmek istiyor. Devletçi bir kapitalizm uygulamasının esas nedeni de budur. Bu, Batı emperyalizmi karşısında bağımsız bir devlet olabilmenin ön şartı olarak görülüyor. ABD karşısında masaya onunla eşit bir güç olarak oturuyor. ABD’nin liderliğini yaptığı Batı emperyalizmi bunu ne kabul edebiliyor ne de hazmedebiliyor. Trump’ın “anlamıyorum neden teslim olmuyorlar” mealindeki açıklaması bunu gösteriyor. Temel mesele bağımsızlığını korumak ya da teslim olmak. İran’daki egemen iktidar bu süreci varlık yokluk süreci olarak görüyor ve şimdilik bu çizgide direneceği görülüyor.

Batı emperyalizminin onlarca yıldır dayattığı politikalar şöyle sıralanabilir; öncelikle emperyalizmin bölgedeki jandarma gücü İsrail’in hedef olmaktan çıkartılması. Ek olarak, devletçi ekonomiden vazgeçip, kendi pazarını ve üretim alanlarını emperyal merkezlerin istediği temelde “Yeni Dünya Düzeni”ne entegre etmesi ve emperyalist merkezlerle çatışan Direniş Ekseni’nden vazgeçip, o çizgi ile uyumlu bir siyasal çizgiye gelmesidir. Bunları yapması halinde İran’da Şii islami çizgide bir iktidarın olması emperyalizmi rahatsız etmeyeceği gibi onun için bölgede kullanışlı bir aparat haline gelecektir. İran’da yapılmak istenen siyasal iktidar değişikliğinin esası budur. Ortadoğu’da hiçbir ülke Batı emperyalizminin kontrol edemeyeceği bir askeri güce sahip olmamalıdır. Sudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri kendi ülkelerini ve hava sahalarını ABD’ye kayıtsız şartsız açmıştır. Türkiye’de de Erdoğan-Bahçeli iktidarı her ne kadar tarafsız gibi görünse de ABD’nin yanında yer almak zorunda. Zaten pratik süreç böyle ilerliyor. Savaş koşullarında tarafsızlık diye bir durum söz konusu olamaz.

Dolayısıyla, fiilen saldırıyı yapan ABD ve İsrail olsa da bütün Batı emperyalizmi bu saldırının arkasında hizalandı. İngiltere, İran’a saldırı için ilgili bölgelerdeki askeri üslerini ABD’nin kullanımına açtı. Almanya, Fransa ve İngiltere yaptıkları ortak açıklamada İran’ı hedef göstererek saldırının tarafı olduklarını ilan ettiler. AB ülkeleri içinde sadece İspanya hükümeti net biçimde savaş karşıtı bir tutum aldı.

Sonuç

Bu savaşın en ağır bedelini İran halkları ödüyor ve ödeyecek. Saldırının daha ilk gününde kız çocuklarının okuduğu bir okula saldırılması ve onlarca çocuğun katledilmesi, Gazze’de yapıldığı gibi soykırımcı bir politikanın sürdürüleceğini gösteriyor. Hamaney’in ailesiyle birlikte öldürülmesinin ardından milyonlarca Şii İranlı meydanlara çıktı. Bundan sonraki süreçte daha binlerce insanın ölümüne yol açacak bir savaş sürecinin devam ettirileceği öngörülebilir. Savaş, yıkım ve toplumsal değerlerin yok edilmesidir. İran halklarının her türlü değeri emperyalist haydutlar tarafından imha ediliyor. Bu nedenle, bugünün temel meselesi emperyalist haydutluk ve siyonist soykırımcılığın karşısında olmaktır.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin ulaşabildiğimiz tüm bileşenleri İran halkına yönelik bu emperyalist katliama karşı açık tutum almıştır. Saldırının başladığı ilk günden itibaren bu karşıt tutumunu ilan edip, emperyalist saldırganlığı lanetlemiş ve emperyalist saldırganlığın karşısında ve İran halklarının yanında bir duruş göstermiştir. İran halklarını Molla diktatörlüğünün zulmünden kurtaracak olan; ondan daha zalim emperyalist güçler değil, İran halklarının kendi mücadelesi olacaktır.                             

02.03.2026              

Kamil Yıldız