Metin Yeğin’in 27.09.2025 tarihinde Kıvılcım Kültür Merkezi’nde “Latin Amerika’da Ateşkes ve Barış Görüşmeleri” başlıklı söyleşide yaptığı konuşmanın metnini sizlerle paylaşıyoruz.
Özellikle barış sürecine ilişkin olarak, gezilerim ve yaşadıklarımla ilgili hikayelerin, biraz karışık olduğunu belirtmeliyim. Barış süreçlerini, bütün dünyada, 1990’dan itibaren izlemeye başladığımı söyleyebilirim. 1990’da Nikaragua’da kontrgerillalarla devrimcilerin barışı, 1991’de El Salvador’da FMLN ile hükümetin barışı, daha sonra 1996’da Guatemala’da URNG gerilla hareketi ile ilan edilen barışı, hem yakından izledim hem de doğrudan tanığı oldum. Tüm bu süreçlerdeki aktörleri, barış sürecinden önce de tanıyordum; onlarla hem dağda hem şehirde kalmıştım.
Sonrasında Guatemala’da, 1997 civarı Yerli Halklar Kongresi’ne katıldım. Ardından Subcomandante Marcos ile görüşme de dahil, Zapatistalar’ın müzakere sürecini takip ettim. Ardından, FARC ve ELN gerillalarının dağ ve müzakere süreçlerini izledim. Daha sonra FARC’ın Havana’daki müzakerelerine ve son konferansına da katıldım, imzalanan barış anlaşmasında da bulundum.
Aslında sadece Latin Amerika değil, İrlanda’daki IRA’nın görüşmeleri ya da ETA’nın İspanya’daki görüşmeleri (daha doğrusu görüşememeleri) de bu sürecin içerisinde değerlendirilebilir. Saydıklarım ve saymadıklarımın hepsi benim, izleme sürecimin bir parçası.
Biraz sonra, benim konuşmam bitirdikten sonra sorular gelecek. Ancak bu sırada; “Dünya bizim ülkemize benzemiyor, her yer çok farklı” gibi bir başlangıç yapacak bir arkadaşın, hiç başlamamasını tavsiye ederim. Çünkü tüm bu deneyimlerin toplamı, barış için hem devletler, hem gerilla, hem de dünyanın bir çok yerinde mücadele eden insanlar açısından benzerlikler taşır.
Dolayısıyla konuşurken mutlaka bugünlerle bağlantı kuracağız, zaten hep böyle konuşuyoruz. Çünkü bugün hepimiz seyrediyoruz, yukarıda neler oluyor diye.
Latin Amerika deneyimleri: Barış mı, müzakere mi?
Buraya gelirken bu akşamki televizyon programını yetiştirmeye çalışıyordum. Bu yüzden, tam arayıp bulamadım. Size bir kağıt getirecektim. Havana’daki FARC gerillası ile Kolombiya devleti arasındaki görüşmeler sırasında aldığım bir zabıt kağıdı.
Yani Havana’da gerilla komutanları ile Kolombiya devletinin delegeleri oturup konuştuktan sonra, her gece, çift katlı, dört sayfalık, bir zabıt tutuluyordu. Bu zabıtta o gün devletin ne dediği, gerillanın ne dediği, hangi konularda anlaşıldığı ya da anlaşamadığı yer alıyordu. Ve her sayfanın üzerinde paraflar bulunuyordu. Gerilla komutanı Iván Márquez’in parafı, devletin o sıradaki sorumlu delegesinin parafı ve o zamanki Kolombiya Devlet Başkanı Santos’un da imzası oluyordu, nihai olanlarda.
Bu çok önemliydi, çünkü görüşmeler sadece “havada uçuşan herhangi bir şey” gibi değildi. Zaten bu toplantıya başlarken de, aslında toplantının adını “Latin Amerika’daki barış ve müzakere süreçleri” olarak belirlemiştik. Sonra arkadaşlarımız bunu “barış görüşmeleri” olarak değiştirmiş. Oysa bu bir barış görüşmesi değil, müzakereydi. Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü karşılıklı olarak birileri bir şey ileri sürüyor, bu ileri sürülenler içerisinde bir şeyler kabul ediliyor ya da reddediliyor. Yani bir müzakere süreci vardı. Eğer kağıdı bulabilirsem, daha sonra tekrar paylaşırım. Eğer bulabilseydim, her gün ne konuşulduğunu görecektik.
Ayrıca Kolombiya gerillası, görüşmelerin ardından konuşulanları duyuruyordu: “Biz toprak reformu istedik, onlar toprak reformu yerine bunu yaptı” şeklinde karşılıklı bir durum ileri sürülmeye çalışılıyordu.
Bu, gizli görüşmeler hiç olmadı demek değildir. Tabii ki gizli görüşmeler vardı. Bu tür görüşmeler genellikle Oslo’da olur, tüm dünyada böyledir. Ancak Oslo’ya kadar olan gizli görüşmeler, daha çok masaya oturma iradesine yönelikti. Masaya oturma iradesinden sonraki Havana’daki görüşmeler ise bildiğimiz müzakereydi. Karşılıklı olarak insanlar, düşüncelerini paylaşıyor ve masadaki gücü oranında, bir parça koparıp götürüyorlardı. Çünkü şunu mutlaka hatırlatmalıyım: Barış masasında hiç kimse samimi değildir!
Barış her zaman iki önemli noktayı barındırır. Birincisi, son günlerde çokça söylenen, bazen de tartışmadan kaçınmak için kolay bir yöntem olarak kullanılan ifade: Barış çatışanlar arasında olur. Bu çok doğru bir tespittir. Barış düşmanlar arasında olur. Benim şu an için kimseyle barışacağım bir durum yok, çünkü onlarla bu düzeyde savaşmıyorum. Dolayısıyla böyle bir barış söz konusu değil. O yüzden barış, çatışanlar arasındaysa, ben taraf değilim.
Bu nedenle, şu eleştiriyi de baştan itibaren belirtmek isterim. Kolombiya örneğini konuşuyorum; “bizim ülkemizde biliyorsunuz böyle şeyler hiç olmamıştır…”
Kolombiya’da barış anlaşmasını imzalayan Santos, bir önceki hükümette İçişleri Bakanı’ydı ve doğrudan iki bin sivil insanı öldürmekten suçluydu. Ancak kimse Kolombiya’daki FARC hareketine “Sen nasıl gidip de Santos’la masaya oturursun?” demedi. Diyemezdi, ya da dese bile boştu. Çünkü barış düşmanla olur. Yani barış, karşındaki insanla oturularak yapılır. Dolayısıyla onun daha önce ne yaptığına dair herhangi bir şey söylemeye hakkınız yoktur, çünkü barış zaten onunla yapılır.
Burada bir başka mesele daha var: “Samimi değil” diyorlar. Hani o Santos’un samimi olmadığı belirtilir. Yine “uzaktan öykülerle anlatıyorum..”
Tabii ki samimi olmayacaktır. Ben de samimi değilim. Hani pehlivana “Pehlivan pehlivan kolunu al” derler, pehlivan da “Ulan alabilsem canını alacağım” diyor. Barışta da masada otururken, karşınızdakinin (oligarşinin, emperyalizmin ya da herhangi bir egemen sınıfın) canını almayı temenni edersiniz, ancak alamıyorsunuz. Bu nedenle bir pat durumu ortaya çıkıyor.
Hiçbir savaş yüzyıl sürmez. Bu pat durumu karşısında uzlaşabileceğiniz bir nokta tespit etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu yüzden “bunlarla masaya oturulur mu?” gibi sorular ortaya çıksa da oturacaksınız, mecbursunuz, devam edemiyorsunuz. Çünkü barış meselesi bir ‘güç’ meselesidir. Kimsenin samimiyeti yoktur. Neden samimiyeti olsun ki?
Samimi olarak aslında siz, onu yıkmaya çalışan bir güçsünüz. Yani barış devrim değildir. Dolayısıyla bir devrimden beklediğiniz sonucu barıştan talep ederseniz, bu olmaz. Hatta bir adım daha ileri gideyim: Egemenler barış anlaşmasındaki kurallara gerçekten uysalar amenna ama böyle bir durum söz konusu değildir. Buna uymuyorlar ve uymayacaklar da. Siz onu ne kadar örgütleyebilir, gücünüzü ne kadar dönüştürebilirseniz, barış ancak o kadar olabilir.
Mücadelesi ve müzakeresiyle El Salvador ve FMLN gerillası
Dünyadaki barış anlaşmalarından en olumlu örneklerden biri El Salvador’daki barış anlaşmasıydı. El Salvador o zamanlar beş milyonluk küçük bir ülkeydi; şimdi biraz nüfusu arttı. Ancak orada öyle bir savaş sürüyordu ki çok şiddetliydi.
Aslına bakarsanız bizim burada savaş çok şiddetli değil. Hatta cuntalarımız da çok “light” idi, açıkça söyleyeyim. Dünyanın en “light” cuntalarından birini hala sırtımızdan atamadık. Herkesin hala o zamanki apoletlerle dolaşmasına aldırmayın. Hala insanlar “Biz dehşetli bir 12 Eylül’ü yaşadık’ diye anlatıp duruyor.
Aradan 45 yıl geçmiş, hala onun hikayelerini dinliyoruz. İnanın, dünyanın en “light” cuntalarından biridir. Sayılara bakın, ölen insan sayılarına bakın. Her insanın ölümü çok önemli ve çok kıymetlidir. Ancak El Salvador’da beş milyonluk ülkede yüz elli bin kişi öldürüldü ve kaybedildi. Bir buçuk milyon kişi başka ülkeye göç etmek zorunda kaldı. Şiddetin dehşetine bakın. Bu şiddetin dehşetine karşı bir barış anlaşması yapıldı. Yani bu burada da olabilir, her yerde olabilir. Bizle karşılaştırırsanız, ölüm sayısı hiçbir şeydir.
Dolayısıyla, El Salvador’da bugüne kadar olan en iyi anlaşmalardan biri gerçekleşti. Ordunun ölüm timlerinin kaldırılmasının yanı sıra, işlenen cinayetlere karşı ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kuruldu. Ordunun sayısı, beşte bire indi; Yüz bin kişilik ordu yirmi bin kişiye düştü.
Ayrıca burada en önemli adımlardan biri, ordunun beşte biri kadarı gerilla oldu. Yani gerilla, ordunun ve güvenlik güçlerinin bir parçası oldu. Yani o günden sonra El Salvador’da eski tip askeri darbeler yaşanmadı.
Ancak “Bu nasıl oldu?” diyeceksiniz. El Salvador hükümet başkanı çok iyi bir adam mıydı? Tabii ki değildi. Ama El Salvador gerillası çok güçlüydü. O kadar güçlüydü ki ülkenin yüzde kırkını elinde tutuyordu. Hatta başkentin tüm gecekondu bölgeleri onların elindeydi.
Biz cezaevindeyken, -80 öncesinden girmiştik-, Nikaragua’da devrim olmadan önce, El Salvador devriminin olacağını düşünüyorduk, o kadar ilerideydiler. Ben El Salvador gerilla komutanlarından Şefik ile konuştuğumda, “El Salvador’da siz, bu kadar güçlüyken neden barış yaptınız?” diye sorduğumda, -buradan yine kendi ülkemize geleceğim-, o “çünkü uluslararası durum bunu zorluyordu, çünkü Berlin Duvarı yıkıldı” demişti.
Özellikle soruyordum, biliyordum ki El Salvador FMLN’nin hareketi bir Sovyet ardılı değildi; daha bağımsız, Latin Amerika solunu savunan bir hareketti.
“Neden peki 1991’de Sovyetler Birliği yıkıldığında, Berlin Duvarı yıkıldığında sizi etkiledi? Sovyetler Birliği size yardım mı ediyordu?” diye sorduğumda, “Hayır, hiçbir zaman böyle bir şey olmadı,” diyordu.
“Ama bu bir olgudur. Berlin Duvarı yıkıldığında, sizin üstünüze yıkılıyor. Oraya çıkıp ‘Bir dakika, benim sosyalizmim böyle değil’ diyemiyorsunuz. Bu olgudan siz dünyanın öbür ucunda olsanız bile etkileniyorsunuz.” Bir Salvador gerilla komutanı anlatırken, “İşte Berlin Duvarı yıkıldı, biz bu yüzden barış yapmak zorundaydık ve bırakın bizi, bizden önce Nikaragua, devrim yapmış olan ülke 1990’da barış imzaladı” diyordu.
Halk desteği olmazsa gerilla savaşı yürümez
Şimdi bir parantez açıp burayı yani Orta Doğu’yu düşünün. Belki Yeni Zelanda’nın bile ajanının olduğu bir toprak burası. Herkesin topraklarda bir gücü, uluslararası dengelerin olduğu bir coğrafya. Tabii ki her iki taraf da (PKK ve devlet) bugün için uluslararası durumun zorlamasıyla masaya oturuyor. Yani bu zorlama, işin esasını oluşturuyor.
Ve daha önemlisi tabii ki bir çözümsüzlük, bir pat durumu var. Kimse kimseyi imha edemiyor. Karşılıklı olarak duruyorsunuz, başka bir şey ortaya çıkmıyor ve masaya oturuyorsunuz. Bundan başka bir seçenek yok.
Bu yüzden, El Salvador’daki bir başka gerilla komutanının söylediği bir şey vardı: “Gerillanın dağı halktır. Gerillanın esas gücü dağlar falan değildir. Çünkü halk, barış isterse siz barış imzalamak zorundasınızdır.” Burada halk dediğim de aslında herkes değil, o siyasal hareketi, gerillayı destekleyen halktır. Eğer bunlar barış isterse, siz devam edemezsiniz. CIA’nin raporlarına göre, dağda olan bir gerillayı en az 20 kişinin desteklemesi gerekir, mücadeleyi sürdürebilmesi için. Bu destek olmadığı zaman, halk barış istediği zaman siz devam edemezsiniz.
Ve dolayısıyla, El Salvador’un, Guatemala’nın ve diğer ülkelerin bugününe de geleceğim. Bugün hiç kimse – o ülkeler için söylüyorum, Kolombiya başka bir kategori – aradan o kadar yıl geçmesine rağmen “barış anlaşması yanlış mıydı?” diye sorduğumda, “Hayır, hepsi doğruydu. Başka bir seçenek yoktu. Bu soluk alma şansımızdı ve biz bu soluk alma şansını değerlendirmek zorundaydık. Her ne kadar bugünkü durum farklı olmuş olsa da” diyorlardı.
Dolayısıyla, orada şaşırtıcı bir durum daha vardı. Türkiye ile karşılaştırırsam, orada Birleşmiş Milletler çok aradaydı. Silahlar, ‘Birleşmiş Milletler’e devredildi. Bu süreç iki yıllık bir süreçti ve Birleşmiş Milletler de garantördü. Sonra, bu iki yıllık süreçte bile, onlar silahlarını ancak teslim ettiler.
En son FARC görüşmelerinde ise FARC silahları altı ayda teslim etti. Hatta ben bunu o kadar çok sordum ki, “Neden bu kadar çabuk, nasıl teslim edebileceksiniz ? Bu işin içinden çıkabilecek misiniz?” diye.
Genel Sekreter Ricardo Telles, -ki benim daha önceden tanıdığım bir arkadaşımdır- dedi ki: “Metin, biz dersimize iyi çalıştık, bırakabiliriz biz!” Bıraktılar, evet, gerçekten altı ayda bıraktılar ama sonra ne olduğu ayrı bir meseledir. URNG de, yine iki yılda bıraktı silahları.
Barış süreçlerini, bir talep hareketine dönüştürmeliyiz
Zapatistalar’a gelirsek, o tamamen ayrı bir durumdur. Zapatistalar barış yapmadılar, ateşkes yaptılar ve hala sürüyor. Devletin, Zapatista komünlerinin orada gece asker barındırmaması gerekir. Her gün tüm askeri araçlar o bölgeye girer ancak akşam çıkmak zorundadır. Bizim orada yaptığımız iş, insan hakları gözlemcisi olarak giren araçları saymaktı: kaç araç girmiş, kaç tüfek, kaç tank, kaç uçak. Çıkmazlarsa veya eksik olursa, uluslararası kamuoyuna bildiriyorduk. “Şu kadar eksik” diye. Uluslararası kamuoyu umursuyor muydu bilmiyorum. Bize oradaki Meksika askerleri “dış mihrak” gözüyle bakıyordu.
Ama keyif alıyor insan; eskiden cezaevinde bizi sayıyorlardı, şimdi siz onları sayıyorsunuz. Yumuşak bir intikam duygusu.
Tekrar Zapatistalar’a dönecek olursak, Zapatistalar devletle gerçekleştirdikleri her görüşmeyi, daha sonrasında halka soruyorlardı. Hükümet “Böyle görüşme mi olur?” diyordu, Zapatistalar ise cevaben “Biz halka soruyoruz” diyorlardı. “Bizim sizin gibi bankalarımız, mesai saatlerimiz yok. Bizim Maya saatimiz var. Ve biz halka sormadan hiçbir şey yapamayız. Çünkü biz bir cevap hareketi değiliz, biz bir soru hareketiyiz. Biz onlara soruyoruz. Nasıl davranacağımıza dair tekrar onlardan bilgi alıyoruz” diyorlardı.
Zapatistalar hareketinin en önemli güçleri tabii ki Maya bölgesindeydi. Ancak görüşmeler sırasında Zapatistalar, Meksika’daki asgari ücretin artmasını talep ediyorlardı. Hükümet ise “Siz buna niye müdahale ediyorsunuz, konu buraya nasıl geldi? Yani siz bu konuda nasıl konuşma hakkına sahipsiniz?” diyordu. Zapatistalar ise “Olur mu öyle şey? Meksika’da demokratikleşme olmazsa bizim demokratikleşmemiz nasıl mümkün olur?” diyorlardı.
Yani barış görüşmeleri dediğiniz şey, her zaman daha yaygın, daha meşru, başka türlü isteklerin ve taleplerin yerine getirilmesiyle ilgili bir şeydir. Bu yüzden, bizde şu anda yürüyen hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Buradaki arkadaşlarımla konuştum. Geçenlerde Gülten Başkan (Gülten Kışanak) da buraya geldi, değil mi? Sokaklar da dolmuştu böyle. Peki insanlar neden geldiler? Çünkü herkes ne oluyor onu öğrenmeye çalışıyor. “Ne oluyor abi yukarıda? Ne bitiyor?” gibi sorular soruluyor.
Ya böyle bir şey yok. Bize bunu söylemeyecekler. Kimse bize orada ne olduğuna dair, bir şey söylemeyecek. O zaman ne yapacağız? Seyredecek miyiz yani? Oturacağız ve başımıza gelenleri seyredecek miyiz? Hayır, tam tersine, sonunda söyleyeceğim şeyi tekrar baştan bir daha söyleyeyim: Barışın toplumsallaşmasını talep etmek zorundayız. Bizim taleplerimizin olması lazım. Örgütlenerek barıştan hak talep etmemiz lazım. ‘Barıştan sonra herkesin evi olacak’ dememiz lazım. Örneğin ‘barıştan sonra herkesin asgari ücreti yüz bin liraya çıkacak’ demek zorundayız. Bu savaşa harcanan paraları nereye gidiyor ? ‘Barıştan sonra bu harcamalar nereye gidecek’ diye sormamız lazım.
Bunu biz mi yapacağız? Hayır, biz yapmayacağız. Ama biz örgütleyerek bir şey talep edeceğiz. Barış sürecini bir talep etme, bir güce dönüştürme, başka bir şeyi yerine getirme haline dönüştüreceğiz. Yoksa yine seyredeceğiz ve seyretmekten de bir şey çıkmıyor.
Salvador Gerilla Komutanı Roberto Cañas (müzakereci ve masaya oturanlardan biriydi) diyordu ki, bir hareket masaya oturduğunda kendini yalnız hissetmemelidir. Yani arkasındaki insanların gücünü hissetmesi gerekiyor. Çünkü senin gücün buradan geliyor. Senin gücün sokaktır, dışarıdaki örgütlenmendir. Senin gücün talep etme biçimindir. Bu yüzden de o gerilla hareketleri, masaya oturduğu zaman bir şeyler talep edebiliyor ve ortaya bu güçle çıkabiliyordu.
Buradan Roberto Cañas’ın başka bir görüşmedeki konuşmasına döneyim. Ben ona soruyordum “Burjuvazi nasıl barışı talep etti? Nereden çıktı barış? Nasıl bunu kabul etti burjuvazi?”
O diyordu ki, iki şey yapıyorduk: Birincisi, yolda kamyonların önünü kesiyor, ürettiklerini yakıyorduk. Yani burjuvazi satış yapamıyordu. Üretimi durduruyorduk ve bu yüzden zarar ediyorlardı. Ayrıca elektrik santrallerine sabotajlar düzenliyorduk ve elektriği kesiyorduk. Burjuvazi tabii ki yoksulların ölmesine hiç aldırmaz. Yoksul askerlerin veya birilerinin ölmesi önemli değildir, onlar için. Ama onların esas olarak satışlarını etkilediği zaman tabii ki barış istiyordu.
Bir de ikincisi diyordu: Bir cephe oluşturduk, özellikle sosyal demokratlarla. Sosyal demokratlarla oluşturduğumuz cephe, bizim tüm dünyada bir meşruiyetimizi sağladı. Diktatörlüğü açığa çıkardı. Ayrıca El Salvador hükümetinin dünyanın yüz yirmi beş ülkesinde elçiliği vardı. Bizim FMLN hareketinin ise dünyanın yüz seksen beş ülkesinde kendi temsilciliğimiz vardı. Tüm dünyaya diktatörlüğün yaptıklarını ve buna karşı kendi taleplerimizi anlatıyorduk.
Yani mesele bir meşruiyet meselesidir. Ve bu meşruiyet de sadece ezilenlerden ne kadar insan öldüğüne ya da uzun yıllardır azap çektiğimize dair anlatılan bir meşruiyet değildir, ne talep ettiğimize dair bir meşruiyettir.
Bana kalırsa bugün Kürt siyasal hareketi, sadece Kürtlerin ne kadar ezildiği üzerinden değil artık mesela bir ‘Kadın Cumhuriyeti’ talep ettiklerine dair teorilerini anlatmaları lazım.. Talep ettikleri cinsiyet, özgürlük ve toplumsal alana ait tanımlamaları bana kalırsa “Kadın Cumhuriyeti”dir. Peki bu neden çok önemlidir, çünkü söylem de bir o kadar belirleyicidir.
Mesela Zapatistaların gücü, herkes biliyor Zapatistaları ve bütün dünya Zapatistaların ne talep ettiklerini biliyor. Şiirsel bir şey çünkü: “Biz iktidarı değil, dans edecek bir bölge istiyoruz” diyor mesela Marcos. Gel de buna dayan. Şimdi esas hikaye, kendimizi anlatırken de meşru çizgilerle, tüm dünyaya ulaşabileceğimiz bir çizgiyle, barışı talep etmemiz ve anlatmamızdır.
Dolayısıyla Zapatistalar bu süreci devam ettirirken, sadece masada oturup durmadılar. Meksika’nın her yerine iki bin tane delege gönderdiler. İki bin tane delege hem kendilerinin barışta ne istediklerini ve talep ettiklerini anlatıyordu hem de onlardan barış için ne istediklerini sorarak öğreniyordu. Bu da yetmedi, her yere oylama sandığı koydular. Tabii ki resmi değildi ama bu oylama sandıklarında, tüm Meksika’nın barış için ne istediğine dair oy kullanıldı.
Ayrıca sadece Meksika’da değil, dünyanın her yerine toplamda bin tane Zapatista delegesi gitti. Orada kendilerinin ne istediklerini anlattılar ve barış için ne yapılacağına dair sorular sordular. Demin söylemiştim ya, Zapatistalar “biz bir soru hareketiyiz, cevap hareketi değiliz” diyorlar. Ve bu oylamaya Chomsky ve başka birçok aydın katıldı. Ve bu aydınlar katılmayı kendileri talep ettiler. Çünkü barış ancak meşruiyeti yaymak ve her yere ulaştırmak ile sağlanır..
Yoksa devlet dediğiniz şey ne ki, koca bir ideoloji. Üstüne vurduğunuzda memurları kaçışır. Esas hikaye, o ideolojiyi kırabilmek, parçalayabilmek, onun meşruiyetini ortadan kaldırabilmektir. Ve bunun için kendinizi anlatmak ve bu anlatıyı sürdürmek, hem barış talebi için hem de dünyanın değişimi için zorunlu bir durumdur.
Dolayısıyla şimdi, El Salvador’daki barış anlaşmasına bakalım. Orada örneğin hakikatleri araştırma konusu çok önemli bir konuydu ve kuruldu. Ancak orada kalmadı ve ne zaman ki bu barış görüşmeleri ekonomik taleplere örneğin toprak reformu talebine dönüştü, birden burjuvazi “Bir dakika, bir dakika, şimdi biz bunu konuşmayalım” dedi. Ve öyle bir hale geldi ki, bir gerilla komutanının bana dediği gibi, ’Sanki savaş sadece ordu ile gerilla arasında bir şeydi! Burjuvazi kenara çekiliyordu hemen’ diyordu. Bu yüzden barış talebi toplumsallaşmalıdır.
Barış süreçlerinde temel soru: Silahlı güçler ne olacak?
Mesele yalnızca bununla bitmiyor. Her zaman en önemli konulardan biri, özellikle Güney Amerika’daki sorunların merkezinde yer alan toprak reformudur. Son FARC anlaşmasında da üç milyon hektar toprağın halka dağıtılması öngörülmüştü. Ancak bunun çok azı gerçekleştirildi. Petro hükümeti döneminde bu konuda fiilen daha fazla adım atıldı, ancak bu da yeterli olmadı. Bu durum bir ‘Toprak Reformu’ olarak değerlendirilemez, çünkü sadece devlet arazilerinin dağıtılmasıyla eşitlik sağlanamaz. Büyük toprak sahiplerinin mülkleri karşısında bu reformlar güçsüz kalmaktadır. Bu nedenle asıl olarak o toprakların da yeniden dağıtılması gerekir. Bu ise güçle, özellikle de ekonomik ve demokratik hakların elde edilmesiyle mümkündür.
Her barış görüşmesinde temel bir soru ortaya çıkar: Silahlı güçler, yani gerillalar bundan sonra ne yapacak? Bu soruya yanıt verilmeden kalıcı bir barış sağlanamaz. 2009–2010 yıllarındaki barış sürecinde, bir panelde bu konu gündeme geldiğinde bir milletvekili “Gerillanın bizim başımızın üstünde yeri var” demişti. Ancak bu tür söylemler gerçeği değiştirmiyor. Cezaevinden çıkan kişilere kim sahip çıktı? En iyi olasılıkla belediyelerde taşeron işçi olarak çalışabiliyorlar.
Uruguay’da eski politik mahkûmlar sendikasının on beş bine yakın üyesi vardı. Cezaevinden çıkan birine sendika altı ay boyunca maddi destek sağlanıyordu. Ev tamiri gibi ihtiyaçlarda dayanışma örgütlenmişti. Kredi sistemiyle birbirlerine destek oluyor, eğitim gibi alanlarda da yardımlaşıyorlardı. Sendika başkanı bana, Türkiye’de kaç eski politik mahkûm olduğunu sorduğunda “Yaklaşık yüz bin kişi” dedim. Ardından “Peki, kaç sendikanız var?” diye sordu. Hiç yoktu. Örgütlenmeyi savunan sol çevreler, kendi içlerinde dahi bir örgütlenme kuramamıştı. Oysa sadece eski politik mahkûmlar bile örgütlense, Türkiye’nin en büyük kitle örgütlerinden biri olabilirdi.
Gerçek bir barış inşa etmek için mutlaka örgütlenmek gerekir. Barış ya da demokrasi yalnızca seçim süreçlerinden ibaret değildir. Demokrasi, zenginliğin, eğitimin ve sağlığın eşit biçimde paylaşılmasını da kapsamalıdır. Bu hedefler hemen gerçekleşmeyebilir, ancak bu talepler örgütlü biçimde dile getirilmedikçe, kalıcı bir değişim mümkün olmaz.
1980 öncesinde barınma hakkı mücadelesi kısmen çözüme kavuşmuştu. Kürt siyasal hareketi ise kimlik meselesinde önemli bir dönüşüm yarattı; insanlar artık açıkça kimliklerini ifade edebiliyor. Ayrıca kamu sendikal örgütlenmeleri de toplumsal bir temel yarattı. Bugün alınan oylara bakın, geçmişteki bu örgütlenmelerin toplamının sonucudur.
Tüm barış süreçlerinde olduğu gibi burada da yeniden aynı soruya dönüyoruz: Gerillalar ne yapacak? Kolombiya’da FARC üyelerine altı ay boyunca maaş verildi, üniversiteye girme hakkı tanındı. El Salvador ve diğer ülkelerde de benzer uygulamalar gerçekleştirildi. Türkiye’de ise bu konular henüz konuşmalarda yer almıyor. Korucuların durumu da, benzer biçimde ele alınmalıdır. Onlar ne yapacak, geçimlerini nasıl sağlayacaklar? Ayrıca yıllardır işgal ettikleri topraklar ne olacak? Bu soruların yanıtlanması gerekir.
Nikaragua’da tasfiye edeilen kontrgerillalar ile Sandinist gerillalara da benzer haklar verilmişti. Daha sonra, her iki kesim de haklarını alamadıkları gerekçesiyle birlikte protesto eylemleri düzenledi! Bu örnekler, sürecin karmaşıklığını gösteriyor.
Guatemala ve El Salvador’da gerillalar için yaşanabilecek alanlar ve toprak reformuna dayalı bölgeler tahsis edildi. Bu yerlerde yaşamını sürdürenler genellikle inşaat işçisi ya da güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Silahlı bir yaşamdan, sonra sivil hayata dönüş, son derece zor oluyor. On beş, yirmi yıl boyunca dağda yaşamış bir insanın, toplumda yeniden yer edinmesi kolay değildir.
Bu nedenle barış süreçlerinde, sadece silah bırakmak değil, yaşamın yeniden inşası da düşünülmelidir. Türkiye’deki süreç ise henüz emekleme aşamasındadır. Uluslararası koşulların zorlamasıyla ortaya çıkmış olsa da bu, küçümsenmemesi gereken bir adımdır.
ETA örneğinde olduğu gibi, İspanya hükümetiyle defalarca görüşmek istemelerine rağmen bir diyalog kurulamadı. Bu nedenle hareket giderek marjinal eylemlere yöneldi ve toplumsal desteğini kaybetti. Benzer bir durum Türkiye’de de yaşandı. Bir hareket, demokratik bir zeminde kalmazsa desteğini yitirir ve varlığını sürdüremez.
