Kürt meselesinin önündeki iki yeni duvar: Türkiye’de geç faşizm, Suriye’de ABD mandacılığı! – Tufan Yakın

Aslına bakarsanız rejimin Kürt meselesinin geldiği yeni aşamayla imtihanı, onun diktatoryal yapısının çok daha çıplak bir şekilde görülmesine neden oluyor. Savaş durumunda bu faşist yapı, vatan-millet-Sakarya edebiyatıyla gözlerden kısmen saklanabiliyordu. Ama silahların sustuğu, hatta savaşan diğer tarafın kendini feshettiği koşullarda artık kral çıplaktır! PKK ile savaş halinde olan devlet ile PKK’nin en stratejik alandan (ZAP!) dahi çekildiği koşullardaki devlet arasında ne gibi bir fark var? Son 1 yıl içinde özgürlük hareketinin gerçekleştirdiği stratejik adımlar karşısında TC devletinin gerçekleştirdiği dönüşümler nelerdir diye sormak niyetinde değiliz elbette. Çok apolitik bir yaklaşımdır bu. Birçok çevrenin kafasında kurduğu bir hayal var: “Barış ve demokrasi süreci nihayete vardığında TC demokratik bir devlet olacak.” (!) Bu hayaldir.

Benzer ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin hiçbirinde silahların susması, demokratik kanalların açılması, görece barış ortamının gerçekleşmesi; beraberinde mevcut devletleri yapısal bir dönüşüme uğratmamıştır. Bırakalım İngiltere, İspanya ve Kolombiya’daki özgürlük hareketlerini, Mandela’nın ANC’si, faşist pretorya devletini ne kadar dönüşüme uğratabildi ki? Halklar kısmen özgürleşse de söz konusu devletler sadece bir dönem buna tahammül gösterdiler ve yapısal olarak büyük bir değişime hiçbir zaman uğramadılar. Kaldı ki, PKK benzer sürece çok gecikerek ve aleyhte koşullarda girmiştir. Suriye’deki konumu görece bir avantaj gibi gözükse de burada ABD ile olan yakın müttefikliği ve Güneyli diğer Kürt gruplarla olan zorunlu ilişkileri onun bağımsız siyaset kapasitesini azaltan faktörler olarak görülmeli.

Medyascope TV de, Mümtaz’er Türköne; İRA-İngiltere örneğini vererek, oradaki çözüm sürecinde İngiltere’yi en faşist bürokratın, İRA’yı ise en devrimci kadronun, birbirlerinden şahsi olarak da nefret eden bu iki şahsın temsil ettiğini, Türkiye’de de bu rolleri Bahçeli ile Öcalan’ın oynadığını söylüyor. Ardından “Bunun üzerine çıkacak hiçbir irade yoktur” derken ise çok büyük bir yanılgıyı yaşıyor. Bu yaklaşımı birçok sivil toplumcu yazar-çizer takımında görebiliyoruz. Bahçeli faktörü elbette çok özenle seçilmiş bir seçenek, duruma en uygun biçilmiş kaftan. Ama yarattığı temsiliyetin nihai bir çözüm iradesi olacağını iddia etmek hiç doğru değildir. Abartılı bir yaklaşımdır. Çünkü devletin kendi içinde silahların bıraktırılması dışında hala net bir yol haritası yoktur. En azından, Bahçeli Kürt meselesinde TC’nin kendi imkânlarıyla çözümünden yanayken Erdoğan bu konuda özellikle Suriye denklemini de takip ederek ABD’nin gözünün içine bakmakta, dahası “çözüm sürecini” yakındaki seçim sürecine de katık yaparak bir taşla iki kuş vurmak istemektedir.

TC’nin Kürt meselesine yaklaşımında tarihsel örneklere çok iyi çalıştığını görebiliyoruz. Mevcut hareket tarzından şimdiden bunu çok somut olarak tespit ediyoruz. Başından beri “bir al ver ilişkisi içinde değiliz” demeleri, anayasanın “değişmez- değiştirilemez ilkelerinden en ufak bir sapma içinde olmayacaklarını” söylemeleri, yani baştan beri işi sıkı tuttuklarını ve derslerine iyi çalıştıklarını görebiliyoruz.

TC, Kürtlere aslında, “Sen, ben değişmeden de bana adapte olabilirsin, asıl mesele senin değişmen” diyerek ulusal kibirliliğini korumaya devam ediyor. Kaldı ki Kürtlerin yeni demokrasi çizgisi niyetlerden bağımsız TC’nin bu lafzını kuvvetlendiriyor. Kürtler ne diyor, “bundan başka seçenek yoktur” ( D. Kalkan), “değişimi asıl olarak biz kendi mücadelemizle yaratacağız”. TC işte bunun üzerine yatıyor. “Madem öyle, hodri meydan” diyor. “Sen yeter ki silahları bırak, yasal sınırlar içinde istediğin şekilde mücadeleni ver, ama bunun için bunca yıl savaştığın devletin değişmesini hiç bekleme” diyor. Uzlaşmanın şimdiki adı bu! Önce sen değişeceksin, devletin değişimi devlet istediği zaman olur ve o da yetmez; bu, dünya ve bölge koşulları elverdiğince gerçekleşecektir, ha gücün yeterse sen de mücadeleni vermeye devam et” diyor. TC kısa vadede her ne kadar kendi lehine olsa da özgürlük hareketindeki değişimin devletin tarihsel-kadim yapısına olası demokratik yansımalarından müthiş korkuyor, bunu özellikle görmek gerekiyor.

Kürt devrimcileri ve aydınları Öcalan’ın demokratik sosyalizm ve komünalizm üzerine yazdığı yeni açılımlar için hummalı bir iç tartışma içinde olabilirler, ancak bu arada “artık çok önemi kalmadı” denilen sömürge ulus bilincindeki değişimleri, aldığı yeni boyutları gözden kaçırmamak gerekir. 100 yıllık mücadeleyle artık Kürk kimliği, dili, tarihi ve kültürü sömürgeci devlet tarafından kabul edilmiştir denilerek, böylesi bir varsayımla bu meselelerin çözüm süreci içinde hukuki-yasal teminat altına alınması mücadelesinin geri plana itilmesi çok düşündürücüdür.

Silahlı çatışmaların gerekçeleri büyük oranda ortadan kalktığında iç savaşa göre organize olmuş devlet kurumlarının biraz olsun gemlenmesi gerekmez miydi? Böyle bir durum yok, hala aktif olarak iş başındalar. Kürt şehirlerinin üzerinde militarizmin kara bulutları hâkimiyetini sürdürüyor. 30 yıldır yatan, tahliyesi gelen Kürt devrimcilerin cezaları uzatılmaya devam ediyor. Hasta mahpuslar bırakılmıyor. Kayyum uygulamasından hiçbir geri adım yok. Selahattin Demirtaş ve aynı davadan ceza alanlar AİHM ve Anayasa Mahkemesinin kararlarına rağmen bırakılmıyor. Devletin barış ve demokrasi temelinde stratejik bir dönüşüme uğratılmasının hiçbir emaresi yok, buna dair bir iyi niyet göstergesi de yok! Tersine kendini “çözüm süreci” içinden Kürtlerden gelecek olası demokrasi ve özgürlük eylemlerine, Batı’da işçi sınıfı ve ezilenlerin isyan dalgalarına göre yeniden organize etmekle meşgul olduklarını düşünmek çok daha gerçekçidir. Bu şartlarda, yani devletin baskı aygıtlarını reformize etmediği, barış konusunda en az düzeyde bile istekli olmadığı, yargıyı silah olarak kullanmaktan vazgeçmediği şartlarda Kürt meselesinin en asgari burjuva demokratik çerçevede dahi çözülemeyeceği çok açık değil mi? TC, hem Filistin hem de Kıbrıs’ta “iki devletli çözümü” savunurken ve bunu ulusların kendi kaderini tayin hakkının kutsallığına dayandırırken, kendi ülkesindeki Kürt meselesinde sömürge halkın liderliğinin “demokratik entegrasyon” talebini bile -ki bu, biliniyor, kültürel özerkliğin dahi gerisindedir- tartışmaya değer bulmuyor. Öte yandan Irak’ta Peşmerge gücünün Irak Silahlı Kuvvetlerine bir genelkurmay başkanı vermesine, Peşmerge gücünün Güney Kürdistan’da özerk silahlı bir güç olmasına ses çıkarmazken Suriye’de benzer bir statüyü isteyen SDG’ye şiddetle karşı çıkıyor. Silahlarını bırakıp faşist-selefi HTŞ ordusuna katılmalarını talep ediyor.

Görülen o ki devlet Kürt özgürlük mücadelesinin demokratik-yasal alanlarda sürdürülmesine de çok açık ve razı değildir. Hatta bu konuda kendini tahkim etmeyi bile düşünüyor olabilir. Egemenlerin önlerine koydukları demokratik reformlardan ziyade, demokratik-siyasi eylemlerin yeni dönemde nasıl engellenebileceği ve cezalandırılacağı üzerine terörle mücadele kanununun güncelleştirilmesidir.

Öte yandan Kandil’den “Hareket Yönetimi” adına yapılan “… bu noktadan sonra artık geri dönüş yok, başka seçenek de yok ” vb. açıklamalar Kürt özgürlük mücadelesinin yeni çizgisinden her ne olursa olsun geri adım atmayacağını göstermektedir. Yani, faşist rejimle silahsız da olsa, silaha ihtiyaç duymadan eşitlik, özgürlük ve demokrasi ekseninde yasal çerçevede mücadele vermeye kararlı olduklarını deklere etmektedirler. Bu anlamda önümüzdeki dönemin sınıf savaşımlarında şimdiden somutlaşan iki şey vardır: Kürt özgürlük mücadelesi uzun süredir devlet tarafından beklentiye alınan taleplerinin hemen hiçbirini elde etmeksizin ya da çok azını sineye çekerek, çizdiği yeni siyasi program ve demokratik mücadele biçimiyle kavgasına devam edecek; TC/AKP ise bir yandan Kürtlerin SM konusundaki söz ve eylemlerini suistimal ederek onları dar bir demokrasi koridoruna hapsetmeye çalışacak, diğer yandan böylece “çözüm sürecinin” kendi üzerinde yarattığı baskıdan kurtularak CHP üzerinden şekillendirdiği yeni devlet yönetme felsefesini daha büyük bir rahatlık içinde derinleştirecektir.

Ülkemizi ve bölgemizi bekleyen “geç faşizm”dir!

Geç faşizm, faşizmin günümüz marjinal ırkçı-şoven partilerinden, Latin Amerika’daki eski oligarşik diktatörlüklerin ordularından ya da Nazizm gibi klasik görünümlerinden ziyade merkez sağı ve solu içine alacak şekilde kendini genişleterek yeni bir “ana akım” halini almasıdır. Sözcü gazetesi ile Devlet Bahçeli’nin değişen söylemleri faşizmin nasıl ana-akım haline geldiğine güzel bir örnektir. Sol Kemalizm savunucusu Sözcü, Kürt meselesi karşısında alabildiğine ırkçı kesilirken zamanın en büyük Kürt düşmanı Bahçeli gayet realist bir tutum içindedir. Avrupa solunun Filistin soykırımı karşısında İsrail’i savunan beyanatları, yine faşizmin nasıl bir ana-akım halini aldığına diğer bir örnektir. Yine, MHP’den merkez sağda yeni bir nefes yaratmak amacıyla ayrılan İyi Parti’nin Kürt meselesi karşısında Sözcü gazetesi ile eş değer ırkçı- şoven çizgiye gelmesi, kendi parti programında daha önce olmayan bir şeydir! 

2008 mali krizinden sonra liberal kapitalizm nasıl ki kaçınılmaz biçimde bünyesine neo-merkantil unsurlar ekleyerek kendini ticari koruma duvarlarıyla idame ettirmek zorunda kaldıysa, devletler de rejimlerini, özellikle pandeminin de yarattığı açlık, yoksulluk ve işsizliğe karşı gelişecek ayaklanmalara göre yeniden dizayn etmişlerdir. Faşizmin bir ana akım rolüne bürünmesinin miladı 2008 mali krizi sonrasıdır.

Dünya, faşizmin artık bir ana akım olduğu koşullardan geçerken, TC bu yeni deneyimin koçbaşıdır. CHP üzerinden yürüttüğü kirli savaş taktikleri, dünyadaki faşist rejimlere rahmet okutturacak cinsten hile, entrika ve komplolarla doludur. Mahkemeler boyunca yüzlerce itirafçı çıkarma maharetleri, bir büyük belediyenin başkanını CHP’den istifa ettirerek kendi partilerine üye yapma becerileri, CHP üzerindeki kayyum politikaları, Gürsel Tekin gibi eski, bitik, yozlaşmış CHP’lileri öne çıkarmaları ve tüm bir yargı ve polis teşkilatını adeta Moğol orduları gibi CHP’nin üzerine salmaları… Tüm bunlar faşizmin yeni taktik zenginliklerle sınıf atladığını gösteriyor.

Herkesin doğrusal bir akıl yürütmeyle sorduğu bir soru vardı: “Kürtlerle diyalog, CHP ile savaş!” Bu nasıl olacak? “Olacak şey değil! Eşyanın tabiatına aykırı… Demokrasinin ruhuna aykırı…” Deniliyordu. Bir hükümet, 100 yıllık tarihi bir sorunu, 50 yıllık bir düşük yoğunluklu savaşı bitirmek için bir “devlet kararı” almış ama öte yandan aynı anda ‘solcu’ bir muhalefet partisine olmadık baskı ve zulümleri reva görebiliyor. Ama işte bu, hâlihazırda tüm dehşetiyle sürüyor. 19 Mart darbe sürecinden beri, son 8 aydır olagelen budur. Kürtlere barış (sözde!) CHP’ye savaş! Buradan çıkarılacak temel sonuç, TC’nin Kürt meselesinin demokratik, hakkaniyetli ve adil çözümünde hiç de iyi niyetli olmadığıdır. Bu sanki kendi öz meselesi değilmişçesine, daha çok ABD’nin gözünün içine bakarak bir strateji oluşturmaya çalışıyor. Meseleye yaklaşımda Bahçeli ve Erdoğan arasındaki en büyük farklardan biri de budur. Bahçeli meseleyi Erdoğan’dan daha çok Türkiye’nin “kendi meselesi” olarak görüyor.

TC dışında başka bir devlet, aynen onun gibi 100 yılık bir ulusal sorun sahibi olsa, bunun 50 yılını düşük yoğunluklu savaşla geçirse ve sonuçta bu tarihi meseleyi çözme noktasına gelse, tüm gücünü bu meseleyi halletmeye mi adar, yoksa bu meselenin kendi iktidarının devamına ne kadar yarayacağının hesabını mı yapar? TC, meseleye salt kendi iktidar hesapları ve bölge denklemi üzerinden yaklaşmaktadır. Bu elbette çok büyük bir gaflettir. Ama TC gibi “kadim Kürt düşmanlığını” devlet ideolojisine içselleştirmiş bir rejimden de beklenmeyecek bir yaklaşım değildir bu. Kimi reformist Kürt çevreler uzun süredir, TC’nin bu tavrına hayıflanıyorlar, ancak hayıflanmamak gerekir. TC’nin hasbelkader girdiği bu süreçte atabileceği adımların en son sınırı konusunda gerçekçi olmak gerekir.

TC, Ortadoğu’daki savaş ve çatışmaların, jeopolitik hesaplaşmaların içerideki tek taraflı (sadece Öcalan ve PKK’nin etkin olduğu) barış ve demokrasi mücadelesinin üzerini perdelediğinin gayet iyi farkındadır. Kürt meselesine bu perdelemenin yarattığı rahatlıkla, hiç acele etmeden yaklaşıyor. Suriye’de SDG-HTŞ mücadelesi, Gazze’de İsrail-HAMAS savaşı, İran’a yönelik İsrail ve ABD saldırısı, Rusya’nın Suriye denklemine yeniden girme çabası, Şara’nın son Washington gezisinden sonra ABD’nin gözünde meşruluğunun artması vb. gelişmeler Kürt meselesinin Türkiye sathında öne çıkmasını geciktiren ve hak ettiği değeri bulmasını engelleyen gelişmelerdir.

Şara’nın ABD gezisinden sonra iyiden iyiye netleşen bir durum var ki, Rojava Kürdistan’ı bu durumu elbette gayet iyi gözlemlemiş olmalıdır. Başta Kuzeybatıdakiler olmak üzere Kürt politik seçkinlerinde şöyle bir yanılsama var: “ABD bizi HTŞ’ye göre daha kayda değer ve güvenilir bir güç olarak görüyor, keza onlarla IŞİD’le mücadeleye dayanan daha eski bir hukukumuz, hatta silah arkadaşlığımız var” diyorlar. Oysa Şara’nın ABD gezisinden sonra çıkan sonuç, HTŞ’nin Suriye’nin geleceğinde SDG’ye göre eşitler arasında birinci sıraya çıktığıdır. HTŞ’nin bölgede uluslararası düzeyde, hızla meşru bir güç konumuna yükseltilmesi; çok önceden, İngiliz istihbaratı bu gücü İdlib’den sahaya sürmeye karar verdiğinden beri planlanan bir şeydi. ABD, İngiltere ve İsrail açısından bölge denkleminde en kullanışlı güç, geçmişi selefi de olsa HTŞ’dir. Usame Bin Ladin, 2011 yılında ABD tarafından Pakistan’da öldürüldükten 14 yıl sonra Usame’nin öğrencilerinden biri legalize edilerek bölgenin tarihi olarak en stratejik ülkesinin en tepe noktasına yerleştiriliyor. ABD’nin bundan neyi murad ettiği, Suriye haritasına bakıldığında çok daha net görülecektir. İsrail, Mısır, Ürdün, Türkiye, Lübnan, Irak ve Doğu Akdeniz/Kıbrıs komşuluğuyla Rus deniz üsleri dışında tümüyle ABD’nin hâkimiyetinde olacak bir Suriye hayalidir ABD’nin kafasındaki. Şara neden yükseltiliyor? 190.000 km karelik bu tarihi toprakların tek hâkimi olmak böylesi bir diktatörlüğü hayata geçirmekle olur da o yüzden! Suriye’nin bir ABD mandası yapılması; İsrail, Fransa, TC ve Rusya gibi bölgede çok farklı çıkarlara sahip devletlerin varlığından dolayı bugüne kadar ihtimal dışı bırakılan bir seçenekti. Ancak görünen o ki ABD, Şara üzerinden böylesi bir seçeneği olgunlaştırma peşindedir. ABD’nin Şara’ya verdiği yüksek değerin tek açıklaması ABD’nin Suriye’de çok daha büyük emelleri olmasıdır. Ortadoğu’da kendi uydu devletini kurmak istemesidir. ABD Irak’ta onca yıllık savaşların ardından istediğini tam elde edememişti. İktidarın İran’a yakın Şii gruplarca ele geçirilmesini engelleyememişti. İşte Suriye liderliği bu anlamda tam da ABD’nin istediği gibi kendi sözünden çıkmayacak, tam teslim alınmış işbirlikçi bir kıvama getirilmiştir. O yüzden Mazlum Abdi’nin ayakta alkışlanarak karşılandığı son Duhok toplantısında, HTŞ’nin ABD ziyaretini kastederek “Aynı şansın bize de verilmesini istiyoruz” demesi meselenin özünü ıskalamak oluyor. ABD’nin SDG’nin Dışişleri Bakanı düzeyindeki İlham Amed’in pasaport talebini henüz kabul etmediğini de burada belirtelim.

Mazlum Abdi’nin henüz göremediği, Şara’nın bizzat ABD’nin çıkarları için Trump’ın yanına gittiğidir. Chevron, Mastercard, Visa, Google ve Meta gibi Amerikan tekelleri ile Amerikan Merkez Bankası’nın Suriye’nin ticari ve finans sistemine el atmaları, bu konuda anlaşmalar imzalamaları boşuna değil. Şara’nın ABD ziyareti Suriye’nin geleceği ve bu gelecek içinde HTŞ’nin rolü konusunda gayet önemli bir aşama olarak görülmeli. SDG her ne kadar ABD ile olan müttefikliğine halel gelmeyeceğini düşünse de ABD-HTŞ ilişkilerinin çok daha önemli hale geldiğinin farkında olmalı. Ve SDG kendine şu soruyu sormalı; ABD’nin Golani’yi bu denli parlatmasının gerçek nedeni eğer ABD’nin bir manda devlet arzusu ise, böylesi bir rejim içinde nasıl yer alacaktır? Yer almayı sürdürecek midir? Mandater bir devlet içinde yer almak elbette Barzani’nin Federe Kürt Bölgesinden çok daha geri bir pozisyonu kabul etmek anlamına gelecektir.

Sonuç olarak, uzun yıllar Baas rejimi, TC ve İŞİD barbarlığı gibi bölge gericilikleriyle mücadele ettiği için geçerli bir “antiemperyalizm” politikası olmayan SDG’nin orta-uzun vadede çekeceği en büyük sıkıntı ABD ile olacaktır.