21. yüzyılda emperyalist haydutluk düzenine karşı nasıl bir enternasyonalizm? – Tufan Yakın

ABD emperyalizminin Venezüella lideri Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i yasadışı, mafyavari, gizli bir operasyonla ülkesinden kaçırarak sözde “uyuşturucu ticareti” gerekçesiyle yargılamak üzere New York’a götürmesi, dünya siyasetinde görülmüş en büyük skandallardan biri olarak tarihe geçti. Tüm dünya, devletlerin egemenlik ve güvenlik alanına ilişkin uluslararası hukuk kurallarının ve BM kuruluş ilkelerinin nasıl bir kez daha ayaklar altına alındığını, artık geçerli olanın sadece zorbalık ve güç siyaseti olduğunu görmüş oldu. Nasıl ki 2003 Irak’ın işgalinde “kimyasal silahlar” uyduruk bir gerekçe olduysa bugün de “uyuşturucu ticareti” Venezüella saldırısının uyduruk bir bahanesidir. Bugün CIA raporları bile ABD’ye giren uyuşturucunun yüzde 85’inin Meksika, Kolombiya ve Peru kaynaklı olduğunu belgelerken, Venezüella’nın en büyük narcos ilan edilmesi, savaşların nasıl da büyük yalanlarla başlatıldığını gösteren tipik bir örnek olarak tarihe geçmiştir.

Reagan yönetiminin Panama eski lideri Noriega’yı 1989’da yakalayıp ABD’ye getirmesi yine aynı tarihte, 3 Ocak’ta idi. Bunu da pek tesadüf olarak görmemek gerekir.

ABD emperyalizminin ön plandaki gerekçesi sıkça öne sürülen petrol yatakları ve işletmeleri gibi görünse de asıl niyetin Güney Amerika’ya yönelik eski Monroe doktrininin yeniden güncellenmesi olduğunu tespit etmemiz gerekir. Venezüella’da asıl amaç petrol olduğu kadar rejim değişikliğidir. Bu şekilde Venezüella şahsında tüm kıtaya gözdağı verilmek istenmektedir.

1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından ABD’nin dış politikası olarak ilan edilen Monroe Doktrini, bilindiği üzere  Batı Yarımküre ‘deki Avrupa sömürgeciliğine karşı çıkan bir ABD dış politikasıdır. Yabancı güçlerin Amerika kıtasının siyasi işlerine herhangi bir müdahalesinin, ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olduğunu savunur.

Bu doktrin, “Amerika Amerikalılarındır” ilkesine dayanıyor ve Avrupa ile Amerika kıtasının siyasi olarak birbirinden tamamen ayrılmasını hedefliyordu.

1904 yılında Başkan Theodore Roosevelt, bu doktrine “Roosevelt Corollary” (Roosevelt Eklemesi) adını verdiği bir yorum getirdi. Bu yoruma göre ABD, Latin Amerika ülkelerinde gerektiğinde bir “jandarma gücü” gibi hareket ederek bu ülkelere askeri müdahalede bulunabilirdi. Bu durum, doktrini “kıtayı koruyan kalkan” olmaktan çıkarıp, ABD’nin güneydeki müdahalelerini meşrulaştıran bir “sopa” haline getirdi. Monroe doktrini böylece pratikte artık Güney Amerika’nın ABD’nin bir “arka bahçesi” olduğunu tüm dünyaya kabul ettirmenin bir doktrinine dönüştü. Latin Amerikalı faşist generaller, oligarşik zenginler ve ABD destekli popülist siyasetçiler başta Şili, Arjantin, Küba, Bolivya, Uruguay, Peru ve Brezilya olmak üzere tüm kıtada askeri darbeler, faşist yönetimlerle 90’lı yılların sonuna kadar ABD hegemonyasını ayakta tutmayı başardılar. Sonrasında gerek gerilla hareketlerinin yasal demokratik mücadeleye kaymasıyla gerek küreselleşmenin yarattığı yoksulluk, işsizlik ve sosyal devletin yok edilmesine karşı gelişen halk muhalefetiyle ve gerekse Çin ve Rusya’nın ciddi ekonomik yatırımlarla kıtaya girmesi, ABD açısından alarm zillerinin çalmasına neden oldu.  Bu olumsuz gidişata müdahale edilmesi açısından Venezüella, tüm kıtaya gözdağı verilebilecek en uygun, en stratejik ülkeydi.

2026 böylece yeni bir savaşla başlamış oldu. Venezüella’dan Amerikan güvenliğine yönelik hiçbir tehdit olmamasına rağmen, ABD tarafından başlatılan bir başka savaş daha! Rus Senatör Puşkov, “Şimdiye kadar ABD Başkanı Donald Trump’ın Clinton, Bush Jr, Obama ve Biden’ın aksine ‘kendi’ savaşı yoktu. Şimdi var.” derken Trump’ın büyük bir ihtirasla adını tarihe yazdırmak istediğini çok güzel özetliyor.

18. ve 19. yüzyıldaki klasik sömürgecilik çağında Afrika ve Latin Amerika’daki yeraltı zenginliklerinin ele geçirilmesinde uygulanan yöntemlerin, Venezüella petrolü ve başta altın olmak üzere kıymetli madenleri için 21. yüzyılın emperyalist doktrinleri çerçevesinde yeniden hayata geçirildiğine şahit oluyor tüm dünya. Trump utanmazca, büyük bir yüzsüzlükle “Venezüella’yı biz yöneteceğiz”, “Venezüella petrollerini bizim şirketlerimiz işletecek” diyerek Venezüella halkını aşağılamaktan çekinmiyor. Askeri işgal yok ama işgal varmış gibi konuşuyor! Tüm dünyaya yerli halkların ayaklar altında çiğnendiği klasik sömürgeciliğin o iğrenç uygulamalarını hatırlatıyor. Venezüella elbette bir daha asla köle olmayacak ve başkanlarının kaçırılmasında CIA ile işbirliği yapan, onların adamı olmuş şerefsiz hainlerden bunun hesabını soracaktır. ABD özel kuvvetleri 11 helikopter ile içerden yardım almadan elbette çok sıkı korunan bir bölgeye giremezlerdi!

Fransa ve İtalya Trump’ı desteklediklerini açıkladılar; TC, Erdoğan’ın Maduro ile olan kişisel yakınlığına rağmen suya sabuna dokunmayan bir açıklama yaparken, Çin şiddetle kınadığını ve “derin bir şok” içinde olduğunu deklere etti. Rusya bu eylemi onaylamadığını söylese de şiddetli bir kınamada bulunmadı. Çin retorik olarak güçlü bir protestoda bulunsa da son dönemde Venezuella ile olan petrol ilişkisinden çok memnun değildi. Kaldı ki Maduro’ya verdiği 60 milyar doların geri dönüşünden de pek umutlu değildi. O yüzden Maduro’nun kaçırılmasını kınasa da gelecek yeni rejimle çok daha verimli bir ilişki kurulabileceğini, bölgede kırılan nüfuzunun yeniden tamir edilebileceğini düşünmektedir. Fransa’da Le Pen bu eylemi şiddetle kınarken Macron “Venezüella bir diktatörden kurtuldu” diyerek faşizmin Avrupa’da nasıl bir ana akım haline geldiğini bir kez daha göstermiş oldu. ABD’de demokrat sosyalist Sanders ve New York Belediye başkanı Mamdani’nin operasyonu gayri meşru bir “savaş eylemi” olarak görerek eleştirmesi önemli bir not olarak düşülmelidir.

ABD emperyalizmi modern “KÜLÇECİLİK”i, 21. yüzyılın neo-merkantilizmini Venezüella’da hayata geçirmeye karar vermiştir.

Külçecilik, “İspanyol Merkantilizmi” olarak da bilinir. “Bullion” (külçe) sözcüğü kelimenin kökenini oluşturur. Külçeler halinde saklanan altın ve gümüşü, ülkenin zenginliğinin tek kaynağı kabul eder. Ülkenin ödemeler dengesini ülkenin yararına koruyabilmenin değerli madenlerin ülkeden çıkışının kısıtlanmasıyla sağlanabileceği savunulur.

Klasik merkantalizm, milliyetçilik ve güçlü devlet ile kıymetli metal birikimi ve sömürgeciliğe dayanıyordu. Bugün bu haydutluk eylemi sonrası ABD ile Venezüella arasında arabuluculuk rolü üstlenmeye hazır olduğunu açıklayan İspanya’nın klasik sömürgecilik döneminde Venezüella ve diğer Latin ülkelerinde uyguladığı sistem işte buydu. Bugün ABD benzer bir sistemi Venezüella petrolleri üzerinden hayata geçirmek istiyor. Merkantalizm, hangi kalkınma politikasını izlerlerse izlesin ülkelerin küresel mali krizlerde sığındıkları limandır. ABD bunu, koruma duvarlarını yükselterek, “önce Amerika” diyerek  “iktisadi bir ilke” düzeyine çıkarmaya çalışıyor. Sadece Monro doktrinini güncelleyerek değil klasik sömürgeciliği hortlatarak yaptığı saldırıyla bunu daha da pekiştirmeye çalışıyor.

Che’nin kıta devrimi hayaliyle mücadele yürüttüğü Güney Amerika coğrafyasında emperyalizmin klasik sömürgeciliği yeniden hortlatırcasına gerçekleştirdiği bu haydutluk eylemi, emperyalizme karşı mücadelede komünistlerin enternasyonalizm üzerine yeniden düşünmelerine de çok güçlü bir vesile olmalıdır. Bu amaçla enternasyonalizm üzerine bir tartışma yazısının güncel bir zorunluk olduğunu düşünüyoruz. Aşağıdaki makale bu gözle değerlendirilmelidir.


Che’nin önce Kongo sonra Bolivya devrimlerine katılımı üzerine yeniden düşünmek günümüz açısından önemli bir değerlendirme konusudur. Aynı şekilde Rus devriminden sonra Lenin’in devrimin yaşaması için Avrupa’da devrim beklentisinin farklı bir bakış açısıyla yeniden ele alınması gerekiyor. Her iki meseleyi birbirine bağlayan, Enternasyonalizm olgusudur.

Küba sosyalizmi ve Che’nin, kökleri Simon Bolivar’a kadar dayanan kıta devrimi anlayışı, zorlu coğrafi koşullar ve yerli kabilelerle köylülüğün ilkel-feodal yapısının örgütlenmede yarattığı zorluklar nedeniyle tüm dünyada bir esin kaynağı olmasına rağmen sadece teorik bir tahayyül olarak kaldı. Che’nin Küba’yı terk etmesinin nedeni olarak daha çok ondaki enternasyonal ruhtan bahsedilir. Oysa bu çok eksik bir yaklaşımdır. Che’nin Küba’dan ayrılmasının çok daha önemli nedeni Sovyet modeline alternatif olarak kendi geliştirdiği sosyalist ekonomi modelini Küba’da tartışma olanağı bulamamasıdır. Daha doğrusu bu modeli Sovyetlerin Küba’ya çok güçlü desteğinin olduğu koşullarda tartıştırmayı uygun bulmamasıdır. (Che’nin Sovyetlere alternatif ekonomi notları 1965 yılında karısı tarafından gizlice Küba’daki bir arkadaşına verilmiş. Bu yazılar 40 yıl saklandıktan sonra açığa çıkmıştır.)

Burada gördüğümüz manzara şudur: Rus devriminin başarısızlığının en büyük nedeni, kendi devrimini hem Sovyet coğrafyasında hem de dışarıda enternasyonalize edememesi, daha çok bir devlet sosyalizmi modeli olarak ihraç etmesi ve belki de daha önemlisi başkalarının devrimlerinden öğrenmeyi becerememesidir. Tersine onları küçümsemesidir. Che bu konuda çok daha başarılıdır. Afrika ve Bolivya deneyimleri bizzat bir devrimci önderin Küba’da başardığı devrimi, stratejik önem taşıyan farklı ülkelere bizzat kendi öncülüğünde taşıma çabası çok değerlidir.  Bu girişim askeri komutanlık düzeyinde bir katılım olduğu için başka bir benzeri yoktur.

Ne Che’nin enternasyonalizmi Kıta Devrimi ile sonuçlanmış ne de Lenin’in Bolşevik Devrimi Avrupa Devrimi ile tamamlanabilmiştir.

Elbette her devrim benzersizdir ama 21. yüzyıl devrimleri 20. yüzyıl devrimlerine hiç benzemeyecektir; özellikle tek bir ülkede gerçekleşse bile, orada sınırlı kalmayacak, kendi içine büzülmeyecek, dayanılmaz bir biçimde bölgesel ya da kıtasal bir genişleme eğilimi gösterecektir.

Özellikle günümüzde hiçbir ülkenin, devrimini gerçekleştirse ya da bir ikili iktidar momentini yakalasa bile orta uzun vadede mücadelesini tek başına sürdürmesi mümkün görünmemektedir. O yüzden tüm devrimci iktidar mücadelelerinin şimdiden önüne koyması gereken bölge ve kıta temelli devrim stratejileridir. İdeolojik olarak ise enternasyonalizmi bir uzak mesafe dayanışması olmaktan çıkarmaları, uzakta yaşanan sıcak çatışmaları bizzat kendi ülkelerinin de bir meselesi olarak görmeleridir.

Burada belki akla “Bu Troçkizmin yeni bir versiyonu mu?” şeklinde bir itiraz gelebilir. Buna cevabımız: Troçki devrimin, gerçekleşmesi mümkünken bile tek ülkede yaşatılmasının imkânsız olduğunu ileri sürmüştü. Hiçbir maddi koşulu olmamasına rağmen “Dünya Devrimi” sloganıyla ortaya çıkması dolaylı olarak emperyalizme hizmet ediyordu. Erkenci bir komünizm hülyasıyla ideolojik olarak tek ülkede sosyalizmi mahkûm etmek, hatta aşağılamak elbette o dönem emperyalizmin arayıp da bulamadığı bir nimetti.

Burada savunulan, tek tek ülkelerde gerçekleşen devrimci mücadelelerin kendilerini sınırdaş ya da en yakın komşu ülke ya da halklardan başlayarak bölgesel veya kıtasal bir güce dönüştürmelerinin zorunlu olduğudur. Bunun çabasından hiç vazgeçmemeleridir. Örneğin Rojava devriminin yaşaması için bölge halkları ile dayanışması, enternasyonal birlikler geliştirmesi zorunlu değil midir? Güney Kürdistan’daki küçük Barzani krallığıyla Rojava devrimi arasındaki en büyük fark birinin kendi feodal-komprador özerkliğinden memnun olması diğerinin ise kendi devrimini tüm bölge halklarına mal etmek istemesidir. Bu elbette hiç kolay olmayacaktır. Emperyalizmin bölgede geliştirdiği hegemonik ilişkiler kısa vadede bu tür bir enternasyonalizmin şimdilik sadece ideolojik bir rüzgâr etkisi ile sınırlı olabileceğini göstermektedir.

20. yüzyıl devrimleri, her ne kadar dünyanın üçte birine ve kapitalist metropollerdeki devrimci gençliğe ilham kaynağı olsalar da özünde “tek ülkede” kendi devletiyle sınırlı sosyalizm deneyimleriydi. Burada Lenin’in tezine geliyoruz. Troçki’nin Rus devrimini olmaza indirgemek için ters yüz ettiği tez! Lenin, Avrupa’da devrimler olmazsa Sovyet devriminin kendini yaşatmasında çok zorlanacağını, geleceğe dönük ise bir dünya devriminin gerekli olduğunu ileri sürmüştü.

Lenin, 1918’de, Brest-Litovsk barışı sırasında şunları söylemişti:

“Bu bize bir derstir, çünkü Almanya’da bir devrim olmaksızın yok olacağımız mutlak gerçektir.”

“Dünya emperyalizmi, ilerleyen muzaffer bir toplumsal devrimle yan yana yaşayamaz.”

“Geriliğimiz bizi ileri itti ve eğer diğer ülkelerin ayaklanan işçilerinin güçlü desteğiyle karşılaşana kadar dayanamazsak yok olacağız.”

(Lenin, Eserler, Cilt XV)

 Mart 1919’da Lenin tekrar şunları söylemektedir:

“Biz yalnızca bir devlette değil bir devletler sisteminde yaşıyoruz ve Sovyet Cumhuriyeti’nin herhangi bir zaman dilimi için emperyalist devletlerle yan yana var olması tasavvur edilemez bir şeydir. Sonunda biri ya da öteki muzaffer olmak zorundadır.” (Eserler, Cilt XVI)

Bugün çok daha net görebiliyoruz, Ekim Devrimi eğer Avrupa devrimleriyle, Küba Devrimi Kıta devrimleriyle ve Çin Devrimi Güney ve Doğu Asya devrimleriyle tamamlansa idi, dünya devrimi gerçek bir olasılık olarak dünya işçi sınıfının gündeminde olacaktı. Ancak bu pratik öncelikle Avrupalı komünistlerinin başarısızlıkları nedeniyle dünya komünist hareketinin avuçlarının içinden kayıp gitti. Dünya Komünist Hareketi dönemin emperyalist saldırganlık ve kuşatma koşullarında Sovyet Devrimi’nin korunması adına “tek ülkede sosyalizm” hedefine odaklanmak zorunda kaldı. Latin Amerika ve Çin sosyalizmleri bunun dışına çıkmak isteseler de başarılı olamadılar. Sol komünizm tehlikesine düşmeme adına meşrulaştırılan bu zorunluluk aynı zamanda “komünist toplum” mücadelesinde ciddi bir perspektif kaybına yol açtı. Bunu çok zor bir ameliyatta hastayı sağ kurtaran ama hastanın kalan ömrünü çok sağlıklı yürütmesine engel olan bir komplikasyon olarak görmek gerekir. Devrim geleceğe dair olası ya da bilinen komplikasyonları ile birlikte gerçekleşmiştir. En ciddi komplikasyonu ise kazandığı barış, toprak ve özgürlüğü sosyalizme taşıyacak bir gücü gösterememesi olmuştur. Bir yanda zorunluluklar diğer yanda sınıfsız toplum ütopyası vardı. Güncel görevlerden dolayı gelecekten (komünist toplum) vazgeçildi. Sosyalizm sadece kapitalizmle mücadele içinde kurulabilirdi, onunla barış içinde bir arada yaşayarak ya da üretici güçleri sonsuzca geliştirerek değil! Tek ülkede sosyalizm bir savunma ideolojisiydi, ülkede gerçekleşen devrimi koruduğu oranda enternasyonalizmden ve sınıfsız toplum amacından uzaklaştı.

Kapitalizme geri dönüşü ifade eden ve o dönemin zorunlulukları gereği uygulamaya konulan Lenin’in “Yeni Ekonomik Planı” (NEP), aslında “tek ülkede sosyalizm”in taşlarını ören bir işlev görmüştür. Bir yanda NEP ve tarımda kollektivizasyon gibi zorunluluklar, diğer yanda komünist ütopya vardı. Güncel görevlerden dolayı gelecek (komünist toplum) hedefinden uzaklaşıldı. Tek ülkede sosyalizm sonuçta gerçekleşen devrimi her ne pahasına olursa olsun yaşatma, koruma ve son tahlilde bir savunma ideolojisiydi; ülkede gerçekleşen devrimi stabilize ettiği oranda enternasyonalizmden uzaklaştı. Değer yasasını yok edemediği oranda kapitalizme dönüş yolunu sürekli açık tuttu.

Dünyadaki sosyalizm deneyimlerinin başta Sovyet devrimi olmak üzere içerden çözülmesinin en büyük nedenlerinden biri kendi devrimlerini yüceltmeleri, başkalarının devriminden öğrenmeyi bilmemeleri, devrimlerin birbirlerine katkılarına gözlerini kapamalarıdır. Burada enternasyonalizmi enternasyonalize etmek” kavramı uygun düşer. Bunu başaramamışlardır. Devrimlerin birbirlerine olan katkılarına gözlerini kapamışlar, ulusal sosyalizmlerinin içine gömülmüşlerdir. Mesela Sovyetler ÇKP’yi neden küçük gördü, ona karşı büyük abi pozları takındı? Ya Çin, Vietkongların Laos ve Kamboçya ile demokratik bir federasyon kurmasına neden karşı çıktı? SSCB ve Çin Angola’da, Afganistan’da neden karşı karşıya geldi? Tüm bunlar sosyalist kampın enternasyonalizm karşısında ulus devlet bilincinden bir türlü kopamadıklarının, vazgeçmediklerinin göstergesidir.

Rusya’da gerçekleşen devrim bu geniş coğrafyanın sadece Avrupa ile komşu Batı tarafında etkin bir toplumsal karşılık bulmuşken, kendi doğusundaki Müslüman cumhuriyetlerde ciddi bir gelişme gösterememiştir. Bu anlamda kendi iç enternasyonalizmini bile gerçekleştirememiştir. Ekim Devrimi aslında daha çok Rus ve diğer Slav halklarla Azeri, Gürcü ve Kafkas halkların devrimi olmuştur, teritoriyal olarak eski Rus İmparatorluğu hâkimiyetinde yaşayan diğer cumhuriyetlerin devrimi olamamıştır. Onları özgür kılmış, feodal baskılardan kurtarmış ama ne toplumsal-kültürel yaşamda ne de sanayi ve tarımda sosyalist toplumsal ilişkileri geliştirebilmiştir.

Stalin  “tek ülkede sosyalizm” anlayışı ile SSCB’yi yaşatmayı başarmış ancak bunun bedeli olarak “dünya devrimi” perspektifini de belirsizliğe terk etmiş, dünya komünist hareketinin gündeminden nerdeyse çıkarmıştı. Sonunda Churchill’in Sovyetlere  “demir perde” yaftasını takmasından kurtulamamıştı. ”Demir perde” kapitalistler tarafından dünya devrimi umudunun artık son bulduğunu dünya halklarına inandırmanın son derece zekice düşünülmüş bir sloganı haline gelmişti. Bu emperyalist propagandanın SSCB’nin sanayileşmede, olimpiyatlarda ve uzaydaki tüm başarılarına rağmen üzerine yapıştığını, üzerinden bir türlü atamadığını reddedemeyiz.

Sovyetler Birliği, bekledikleri Avrupa devrimi gerçekleşmediğinde kaçınılmaz olarak “tek ülkede sosyalizm”i ilan etmek zorunda kalmış, sonraki tüm mücadeleleri bu uğurda olmuştur. Tek ülkede sosyalizm programı zorunlu ve gerçekçidir ama gelecek tahayyülü içermemektedir. Devlet üzerinden yürütülen bir programdır. İşçi sınıfı, aydınlar, partili militanlar, devrimci sanatçılar, ilerici askerler tarafından içselleştirilmeden yukarıdan aşağıya dikte edilmiş ve kapitalizm karşısında yeni bir sistem değil karşıt bir sistem olarak ortaya konulmuştur. Tek ülkede sosyalizm yaşayabilir bir sistemdi ama büyümesi, kendini aşması imkânsızdı. Sadece kapitalizmin karşıtıydı, halkların özgür geleceğini sağlayacak komünist toplumun öncüllerinden yoksundu.

Türkiye devrimciliğinin devrim anlayışında da bir bölge stratejisi olmak zorundadır. Bu sanıldığı gibi sadece Kürdistan ve komşu halklarla sınırlı değildir. Yanı sıra tarih boyunca bu coğrafyada yaşamış, Ermeni, Rum, Süryani ve Nusayri halklarını, onların geçmişte yaşadıkları katliam ve soykırımların özeleştirisini de kapsamalıdır. Devrimin geleceğini korumacı kaygılarla sınırlara hapsetmeyen, asıl korumanın onu yaygınlaştırmaktan geçtiğini tasavvur eden bir devrim bilincini savunuyoruz. Devrimin sadece içeriden değil müttefikleriyle, enternasyonal birliklerle dışardan da korunması gerekir. Ülke devrimleri sınırları dışında ideolojik ve askeri çemberlerini yaratmalıdırlar. Biz tek ülkede sosyalizme karşı değiliz, tek ülkede gerçekleşen sosyalist ya da komünal bir iktidarın yaşaması ve komünist topluma erişmesi için bölgesel ve kıtasal bir ölçeğe yükselmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu savunuyoruz.

Geleceğin devrimleri dünya halklarına daha önce görülmemiş enternasyonal bir çağrı niteliğinde olmalıdır. Salt kendi ülkeleri için değil, tüm dünya halkları için yola çıktıklarını apaçık ilan etmeli, bu kapsayıcılığı somut olarak göstermelidirler. Enternasyonalizm artık eskisi gibi sadece sosyalist ülkelerle, direnen ya da isyan eden halklarla dayanışma içinde olmakla sınırlı tanımlanamaz. Onların mücadelesini bizzat kendi mücadelesi olarak görmekle tanımlanmalıdır. Enternasyonalizm ne kadar içten olursa olsun uzaktan verilen devrimci bir selam olmanın çok ötesine geçmiştir. Ya da savaşan ve direnen halklara gönüllü tugaylar göndermekle de sınırlı olamaz. Enternasyonalizm artık, mesela Rojava’yı, Filistin’i, Venezüella’yı ve İran’daki kadın ve gençlerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmekle, kendi ülkesinde yaşatmakla ilgili bir şeydir. Enternasyonalizm halkların devrimci mücadelelerinin iç içeliği ile yeni bir nitelik kazanmak üzeredir. Başka türlü hayat bulamayacağı ortaya çıkmıştır. Emperyalizm ve işbirlikçileri Libya’da Kaddafi’ye, İran’da antiemperyalist komutan Kasım Süleymani’ye, Avrupa’da Kürdistan özgür kadın hareketine,  Filistin’ de kurtuluş hareketi liderlerine karşı gerçekleştirdikleri katliamların bir benzerini Nicolas Maduro şahsında Güney Amerika halklarına karşı büyük bir gözdağı vererek gerçekleştirmişlerdir.

Enternasyonalizmin yeni muhtevası, emperyalizmin dünya halklarına verdiği işte bu gözdağından kaynağını almaktadır. Eğer dünya halkları kendilerinden çok uzakta cereyan etmiş olsa bile bu gözdağının bizzat kendilerine verilmiş olduğu bilinciyle hareket ederlerse, işte o zaman 21. yüzyılın enternasyonalizmi gerçek kimliğine kavuşacaktır. Operasyon sonrası Dışişleri Bakanı Rubio’nun Küba’ya dair “Bugün Havana’da olsam çok tedirgin olurdum” demesi, Trump’ın da İran için “Camide dua edin” demesi bu gözdağının niteliğini çok açık göstermektedir.  

Sonuçta savunmamız gereken, “sadece kendisi için”  olmaktan çıkmış bir devrim idealidir.

Bu devrim idealinin günümüzdeki başlangıç biçimi her coğrafyada antiemperyalist mücadeleleri yükseltmekten geçmektedir.

Venezüella’da yaşananlar geleceğin antiemperyalist mücadeleleri ve enternasyonal birlikleri açısından önemli bir sınama taşı olacaktır. Venezüella kendi bölgesinde Filistin, Lübnan ve İran’ın Ortadoğu’da yaşadığı yalnızlığın bir benzeri mi yaşayacak yoksa kıta ülkelerinin dayanışması ile bu ablukadan kurtulacak mı?

Tufan Yakın