21. yüzyılda askerî bloklar arasında bağımsız devrimci siyaset – Mehmet Turan

Che’yi Hatırlamak!

Putin’e bir ilkokul ziyaretinde çocuklardan biri “Sizi hayatınızda en mutsuz kılan olay nedir?” diye sorduğunda, Putin “SSCB’nin yıkılması.” diye cevap vermişti.

Gözünüzden kaçmamıştır, Trump’ın Alaska’da ağırladığı Rus heyetinde Dışişleri Bakanı Lavrov, üzerinde “CCCP” yazılı tişörtü ile görüntülenmişti. Bir mesaj niteliğinde olduğu söylenebilir. Evet, doğrusu Rus devlet ve egemen sınıflarında Sovyet dönemine dair güçlü bir özlem duygusunun var olduğunu söyleyebiliriz. SSCB’nin ABD karşısında çok daha kudretli olduğu dönemler yeniden hatırlatılıyor.

Gerekirse bugün de o dönemdeki kadar caydırıcı bir güç olabiliriz demeye getiriyorlar. Bunu basit bir güç gösterisi ya da içi boş bir blöf olarak görmemek gerekir. Ancak bu duruşun dünya ezilen halkları açısından 20. yüzyıldaki gibi güven verici olduğu, koruyucu bir kalkan işlevi gördüğü de pek söylenemez.

Che’nin, Küba Devrimi’nden sonra yürüttüğü devrimci mücadelenin temel özelliklerinden biri, dünya politikalarını “büyük güçlerin” karar verdiği bir satranç oyunu olarak görmemesi, bölgesel direniş odaklarının rolünü küçümsemeyen çok daha farklı biçimlerde tahayyül etmesidir. Che, yaşarken özgürlük hareketlerinin iki bloğun bölge ve dünya politikalarından bağımsız olmaları gerektiğini açıkça ve sürekli olarak ileri sürmüştür.

Che, sosyalist kampın varlığında bile böyle düşünürken, günümüz kimi sol hareketlerin reel sosyalizm yıkılalı 35 yıl olmasına rağmen hâlâ “daha az güçlü olan askerî bloğun” yanında saf tutmaya devam etmeleri tartışılmaya muhtaçtır. Bu, eskide kalmış bir 20. yüzyıl stratejisidir. Unutulan şu ki, daha az güçlü olan blok geçmişte dünya ezilen halklarının yanında iken bugün salt kendi anavatan savunması ve ekonomik–jeopolitik çıkarlarıyla ilgilidir. Odak noktaları sadece bunlardır.

Doğrusunu söylemek gerekirse ezilen dünya halkları ve işçi sınıfları çok uzun yıllardır her zamankinden daha fazla yalnızdır. Dolaylı müttefiklerinin çoğunu kaybetmiş, öz güçlerini geliştirmekten başka çareleri kalmamıştır.

Mesela, ÇKP son kongresinde geçmişte yaptıkları en büyük yanlışlardan birinin, kendi ekonomik kalkınmasından ziyade dünyanın ezilen yoksul halklarına yaptıkları yardımlar olduğunu açıkça ifade etmiştir.

İçinde yaşadığımız döneme “İkinci Soğuk Savaş dönemi” diyenler var. Bu tanımı doğru bulmuyoruz. Birinci Soğuk Savaş döneminde kapitalist ve sosyalist kamplar arasında kafa kafaya gelmeden, dolaylı ve gizli bir mücadele, sürekli bir güç gösterisi varken; günümüzde açık savaş cepheleri, ABD ve Rusya gibi askerî blokların vekil güçler ya da karşıt devletler tarafından direkt hedef alınması, bizzat vurulması söz konusudur.

Günümüz ikinci soğuk savaş değil, sıcak savaşlar ve soykırımlar dönemidir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcı da denilebilir. Biz buna daha çok “dünyanın Gazzeleşmesi” demiştik.

Geçmişte kamplara ayrılmış dünyada mevcut düşmanların reddetmediği “ortak doğrular” ve uluslararası savaş hukuku vardı. Düşmanlar arasında burjuva yasallık sınırlarının öyle kolay kolay çiğnenmesi düşünülemezdi. Buna “sağduyu sahibi düşmanlık” denilebilirdi.

Oysa günümüzün temel özelliği, “herkesin kendi doğrusu vardır” anlayışı olmuştur. Eğer herkes kendi hakikatine sahip olduğunu iddia ediyorsa, o zaman her türlü sorgulama geçersiz ve gayrimeşru olacaktır. Günümüz gerçekliği işte budur. “Her şey tartışılabilir ve herkesin kendi doğrusu vardır” anlayışının altında yatan sorumsuz, basitleştirici, eleştirel olmayan ve totaliter anlayışlardır.

Bugün bütün dünya, Ortadoğu’da emperyalizm ve reel sosyalizmin bir zamanlar gerek kendi hâkimiyetlerini pekiştirmek, gerekse birbirlerine karşı denge unsuru olarak yanlarına aldıkları küçük korsanlar veya bölgesel aktörlerin, en büyük korsan ABD ve celladı İsrail tarafından nasıl yutulmaya çalışıldığını ve kapitalist entegrasyona tabi tutulduğunu izlemektedir.

Irak, Libya, Suriye, Lübnan ve Filistin; her biri parçalanmış, kaos içinde yaşamaya mahkûm edilmiş devletler hâline getirilmişlerdir. Tüm yöneticileri, emperyalist devlet ve tekellerle, onların güvenlik bürokrasileriyle iç içe geçmiştir.

Son 20 yıldır büyük korsan ABD ve celladı İsrail, Soğuk Savaş döneminden kalma Sovyet destekli Baasçı ideolojik yapılarını korumaya devam eden, bu yüzden toplumsal dayanakları alabildiğine zayıflamış, kendi emekçi halklarına yabancılaşmış, birer azınlık diktatörlüğü hâline gelmiş küçük korsanları hedef tahtasına oturtmuş; rejim değişikliği, topyekûn çöküş ya da yavaş ölümü dayatarak bölgeyi istediği kıvama getirmiştir.

Bugün Rusya neden hâlâ Cezayir, Yemen, Libya, Suriye ve İran’dan vazgeçemiyor? Sovyetler çöktükten sonra Ortadoğu’daki müttefiklerinin birer birer düşmesine onlarca yıl seyirci kaldıktan sonra, Akdeniz ve Ortadoğu’da elde kalan son müttefiklerini de kaybetmeme adına bölgede yeniden yerini alması elbette bizi yanıltmamalıydı.

Çünkü bu seferki yönelimde ne antiemperyalizm ne bölge halklarının esenliği ne de geçmişe sadakat vardı. Nedir peki? İşin aslı, salt kendi stratejik çıkarları için bölgede bulunmaya devam ediyor.

Ama bu stratejik çıkarlar, Suriye’nin bir İngiliz planıyla HTŞ’ye teslim edilmesinin ön hazırlıklarından haberdar olmasına rağmen sessiz kalmasıyla, Şam’ın düşürülmesine yol vermesiyle tuzla buz olmuştur. Bölgede restore etmeye çalıştığı dengeyi yine kaybetmiştir.

Suriye’nin düşürülüşündeki plan, Rusya’nın onayı olmasa bile kesinlikle ona haber verilerek hazırlanmıştır. Rusya, her şeyi kaybetmektense “deniz üslerimi ve Esad’ı alırım, gerisi sizindir.” demiştir adeta.

Rusya, Suriye’nin bugünkü istikrarsızlığı karşısında bölgeye yeniden dönüş sinyalleri vermektedir. Golani ile görüşmekte, sahil bölgesindeki güçlerini yeniden tahkim etmektedir.

Bugün çok daha net görülüyor ki, bu ülkelerin emperyalizm tarafından kışkırtılan ve desteklenen İslamcı güçlerce iç savaşlar eşliğinde yıkılmasında, Sovyetlerin el üstünde tuttuğu askerî–bürokratik Baasçı rejimler ne kadar suçlu ise, Sovyetler ve devamı Rusya da bir o kadar suçludur.

Geçmişin anti-Amerikancı Sovyetçi rejimlerinden bugün eser kalmadı. Dünya komünist hareketinin Sovyetlerle birlikte emperyalizme karşı ittifak gücü olarak gördüğü milliyetçi Baas rejimleri birer birer göçtüler. Geriye bir tek, Baasçı olmasa da en az onlar kadar baskıcı ve milliyetçi olan İran kaldı.

O da şimdilik ayakta kalsa da emperyalizm tarafından “ya değişeceksin ya da çökertileceksin” tarzında yavaş bir ölüme terk edilmiş durumda. Ne Rusya ne de kendini “dünyanın yeni lideri olmaya hazırlayan” (!) Çin bu gidişata dur diyecek kudreti gösterebiliyor.

Komünistlerin bu yeni durumun yeterince farkında olduğu söylenemez. Bu yüzden bazen istemeden de olsa küçük korsanların ya da anti-Amerikancı bloğun safında yer alıyorlar.

Oysa “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” kapanalı çok uzun zaman oldu. Komünistlerin bu yeni durum karşısında yeni bir dünya stratejisi ve her somut durum için değişen, çok daha dinamik bir ittifaklar siyaseti geliştirmeleri acil bir zorunluluktur.

Geçmişteki gibi “dehşet dengesinin korunması” adına ABD’den daha az güçlü olan Rusya ve Çin gibi askerî blokların yanında saf tutmak artık gözükapalı kabul edilebilir bir strateji olmamalıdır. Bu, her somut durum için yeniden ele alınması gereken taktik bir mesele olarak görülmelidir.

Geçmişte Rusya ve Çin, ABD ve Avrupa emperyalizmine dünya ezilen halklarının özgürlüğü adına karşı çıkıyorlardı. Ancak bugünkü karşı duruşları, tek dünya pazarı içinde onlarla birlikte daha güçlü birer oyuncu olmak, kendi ekonomik bölgelerinin hegemon gücü olmayı sürdürmek ve “anavatan savunması” içindir. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında oynadıkları enternasyonal devrimci rolü bir yana bıraktıkları çok açık görülmektedir.

Rusya ve Çin’e “mağdur hegemonik güç” olarak bakmanın devrimci bir bakış açısı olmadığını söylüyoruz. Bu iki ülkenin emperyalist birer devlet olmaması, ancak içeride alabildiğine baskıcı, antidemokratik yönetim biçimlerine sahip olmaları; kendi halklarına ve işçi sınıflarına karşı giderek yabancılaşmaları, gelecek açısından ABD emperyalizmi karşısındaki en zayıf yanları olarak görülmelidir. Bugün nesnel olarak ABD ve Batı emperyalizmi karşısında ciddi bir denge unsuru olsalar da, mevcut yönetim biçimleriyle bunu ne zamana kadar sürdürecekleri belirsizdir.

İşçi sınıfının uzun vadeli ve genel çıkarları için ya da dünyadaki atom dengesi bozulmasın diye hegemon askerî güçlerden daha az güçlü olanın yanında durmak devrimciler açısından nesnelliğin getirdiği bir zorunluluk olsa da, bunu bir “ilke” düzeyine çıkarmak doğru değildir.

Çünkü o zaman daha az güçlü olan askerî bloğun baskıcı ve haksız uygulamalarına göz yummakla kalmayacağız; büyük güçler arasındaki çelişkilerden doğan taktik manevra alanlarından yararlanma olanağına da kapıları kapatmış olacağız.

Emperyalizm köhnemiş diktatörlükleri bir bir yıkıyor; yerine ya Irak gibi kendi içinde parçalı devletler, ya Libya gibi kaos içinde yaşamayı sürdüren devletler, ya da Suriye’deki HTŞ gibi tam teslim alınmış yeni İslamcı rejimler kuruyor.

Komünistler bir dünya devriminden en son ne zaman söz ettiler?

“Baş düşman varken, niteliği ne olursa olsun küçük ya da karşıt düşmanla uğraşmak adalete sığmaz, doğru bir siyaset değildir ya da dünya dengeleri açısından yanlış bir taktiktir.” anlayışı doğru değildir.

Bu yüzden Ukrayna’yı, şimdi de İran’ı destekleyen sol güçler vardır. Bu aslında çok çarpık bir sol yurtseverliktir; zorba devletlerin suç ve kabahatlerine gözünü kapayan kör bir anayurtçuluk sevdasıdır. Sosyal şovenizmin sözde anti-Amerikancılıkla gizlenmesidir.

Lenin’in “Emperyalist savaşı iç savaşa çevirin.” çağrısını güncel çatışma ve savaşlara uyarlamaktan kaçmaktır.

Sonuçta birçok deneyimden sonra “ne olursa olsun büyük korsanın karşısında küçük korsanın ya da karşıt rakip korsanın yanında yer almanın geçerli bir politika olmadığını” yavaş yavaş anlayan sol yapılar, bu sefer de emperyalist savaşın devrimci bir iç savaşa nasıl dönüştürüleceği konusunda doğru ve yaratıcı bir strateji geliştirme konusunda başarısız olmuştur.

Baş düşman ya da baş korsana yönelik hedefini yitirmeden ulusal ve bölgesel diktatörlüklerle nasıl savaşılır, Lenin bunun cevabını yüz yıl önce vermişti: “Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürün” demişti.

Ama mevcut pratik çoğu kez, bazen subjektif bazen de objektif olarak, kendi devletinin, emperyalizmin ya da ABD’nin karşı kutuplarının yedeğine düşmek olmuştur.

Bağımsız devrimci bir siyaset hayata geçirilememiştir. Oysa bu, iki cepheli birleşik bir savaştır.

İlk cephe içeridedir. Küçük korsana vurmadan, onu zayıflatmadan, bölgesel aktörleri tarafsızlaştırmadan büyük korsan karşısında tutunamazsın, halkın güvenini kazanamazsın. Kürtler, İran rejimine ABD’nin işine gelir diye ya da İran Rusya’nın bölgesel müttefiki olduğu için muhalefet etmeyecekler mi? Hiçbir devrimci kuvvet, bloklar arasındaki suni dengeler bozulur diyerek kendi devrimci mücadelesinden vazgeçemez.

Sonuçta ne olur? Sonuçta yeni dengeler oluşur!

Dünyada var olan tüm suni dengeler bozulmuştur. Bağımsız devrimci siyaseti her zamankinden önemli kılan güncel bir gerçekliktir bu.

Peki, İran özgülünde emperyalizmin hedefi bir rejim değişikliği ise, İran halklarının yıllardır aynı arzu içinde olması, bugün bunun için savaş hazırlığı içinde olması nasıl tanımlanmalıdır?

Yıllardır rejim muhalifi olan güçler eğer bunu “emperyalist savaşın yarattığı kaçırılmaması gereken bulunmaz bir nimet” olarak görüp, emperyalizmin yarattığı imkânları onunla aynı çizgide kullanıyorsa, o çok istedikleri iktidar kendilerine yar olmayacaktır.

Ama tersinden, mevcut savaş ortamını kendi öz güçleriyle, emperyalizmle uzlaşmadan ama onun yarattığı boşlukları devrimci taktiklerle doldurarak kullandıkları takdirde halkın gerçek iktidarına ulaşmaları mümkün olacaktır.

Büyük korsan, kendi çıkarları için Ayetullahçı rejimi hedef tahtasına oturtsa bile bundan onun muradı, rejim muhalifleri gibi ülke içinde halkın demokratik iktidarını gerçekleştirmek değildir.
Kendine bağlı başka bir işbirlikçi–gerici fraksiyonu başa getirmektir.

O sadece küçük korsanların kara bayrağını değiştirmek ister, senin gibi korsan gemisini batırmak değil!

Emperyalizmin bugün bölgesel aktörlere bakış açısı budur: Gerektiğinde bu küçük korsanların alternatifi olan başka korsanları yetiştirmek ve bunları sürekli elinin altında tutmak.

Bugün Suriye’de olan da budur. Golani’nin yerine Esad’ın eski generallerinden Kafkas–Türkmen kökenli bir komutanın adı geçmektedir.

Bugün Suriye’de iki bayrak vardır. Biri, emperyalizmin HTŞ eliyle dalgalandırdığı Selefi gericiliğin kara bayrağı; diğeri ise öncülüğünü SDG’nin çektiği Kürtlerin, Dürzilerin, laik Sünnilerin ve Alevi Arapların dalgalandırdığı eşitlik, özgürlük ve demokrasi bayrağıdır.

Emperyalizm neden en baştan beri Selefilerin kara bayrağını tercih etmiştir? Afganistan ve Irak savaşlarında İslamcı güçlerle en nihayetinde baş edemedikleri için mi? Bu sefer de kendi kontrollerindeki bir İslamcı iktidar kozunu mu oynamak istiyorlar?

Cihatçı Selefi İslam’ı, Afganistan’da Suudi Arabistan kontrolünde meşru bir devlet gücü hâline getirdikleri gibi, benzer bir durumu yine Suudiler ve TC eliyle HTŞ üzerinde gerçekleştirmek istiyorlar.

Golani’nin BM’de konuşturulmak istenmesi, bu yaklaşımı elbette daha da meşrulaştırmak içindir.

Görünen o ki, bu deneme bölge gerçekliği düşünüldüğünde başarısız kalmaya mahkûmdur. Kürtlerin demokratik mücadelesi, Dürzilerin özerklik istemleri, İsrail’in güney Suriye’deki saplantılı güvenlik anlayışı, TC’nin âdemi merkezîyetçiliğe karşı Sünni Arap diktasını savunması ve en son Rusya’nın sahaya geri dönüş sinyalleri vermesi; Suriye’de yeni bir devletin inşasının hiç kolay olmadığını göstermektedir.

Kaldı ki, Nusayri halkı daha henüz sahaya çıkmamış, kendini göstermemiştir.

ABD’nin aynı anda hem Golani’yi hem SDG’yi desteklemesinin anlamlı bir siyasî cevabı var mı?
Cevaplanması gereken stratejik bir sorudur bu: Emperyalizmin biri ak, diğeri kara; birbirine zıt iki gücü aynı anda desteklemesinden muradı nedir?

Emperyalizmin jeopolitik, ideolojik veya askerî olarak etkisi altına aldığı bölgesel aktörlerde bugün eskisi kadar “içsel” görünmemesinin nedeni, ilişki tarzının değişmiş olmasındandır. Emperyalizm, bağımlı veya işbirlikçi çeper devletlerde yarattığı dayanakların eskisi gibi ayan beyan görünmesini istememektedir. Bu durumu “görünmez” kılan araç ve yöntemler geliştirmiştir.

Aslında bu durum, emperyalizmin çok daha nüfuz edici bir özellik kazandığını gösterir.

Devletlerarası geleneksel dış politika ilişkisinden, devletlerin şahsileştirildiği; liderlerin sık sık uluslararası toplantılara çağrılarak, işlerin ülke dışında bitirildiği; istihbarat örgütlerinin kendi görev ve yetki alanlarının çok ötesinde, multidisipliner özellikler kazanarak daha işlevsel kılındığı; diplomaside sonuca daha hızlı ulaşmak için “saha ile masa” arasındaki mesafeleri kısaltan mekik diplomasisi ve drone teknolojisine geçildiği bu dönem, emperyalizm açısından bağımlılığın ve işbirlikçiliğin çok daha derinleştirildiği, nüfuz edici özellikler kazandırıldığı bir dönem olmuştur.

Gelişmekte olan veya gelişmiş olsalar da emperyalizme bağımlılığı süren ülkeler, geçmişe oranla çok daha tehlikeli biçimde emperyalizmle bağımlılık ilişkisi içine girmişlerdir. Geçmişte en azından bugünkü kadar kafalarına silah dayanmış birer “rehine” değillerdi. Geçmişte büyük korsanlarla iş yapmanın ekonomik gerekçelerini, bunların zorunlu olduğunu halklarına anlatarak onları kısmen ikna edebiliyor, susturabiliyorlardı. Bugün ise TC gibi, emperyalizme karşı büyük hamasî nutuklar eşliğinde ama bu söylemin tersine onunla çok daha büyük bir bağımlılık ve işbirliği içerisindedirler.

Böylesi apaçık bir paradoks acaba neden ABD ve İsrail’i hiç rahatsız etmemektedir?

“Dostum Trump” diyerek, İsrail’e lanetler okuyarak antiemperyalizm yapılamaz! İran füzelerinin konumunu Kürecik’ten Avrupa’daki NATO üslerine bildirerek antiemperyalizm yapılamaz. İçinde NATO, ABD, İngiltere ve İsrail isimleri geçmeyen antiemperyalist nutuklar da atılamaz. AKP’nin bu sahte anti-ABD ve anti-Siyonist nutukları, halklarımızın gözünü karartmaktadır.

Günümüzde, emperyalizme mecbur kalan adamlardan, emperyalizmin has adamlarına geçiş dönemini yaşıyoruz.

Mesela Demirel, Ecevit, Özal emperyalizmin işbirlikçisi siyasî liderlerdi; ama Erdoğan gibi emperyalizmin has adamı değillerdi. İşbirlikçilikleri en azından devlet zırhı içinde kalıyor, kendi kişiliklerini buna dâhil etmiyorlardı.

Arkasında ABD’nin olduğu bilinen 15 Temmuz gibi bir darbe girişimine rağmen hâlâ ABD ile dost olarak kalmayı başarabilmek gerçekten çok sağlam bir omurga ister!

Küçük korsan eğer emperyalizmin has adamı ise, devrilmesi gereken ilk odur.

Soyut antiemperyalizm, Türkiye solunun çaresi hâlâ bulunamayan kronik hastalığıdır. Bunun aşılması için Alman komünistlerinin bir zamanlar kullandıkları şu sözüne kulak kabartmak ve bunu pratikleştirmek gerekiyor:

“Her halkın baş düşmanı kendi ülkesindedir!”

Bu elbette günümüz gerçekliği için yetersiz bir yaklaşımdır. Çünkü sadece hedefi ortaya koyuyor, hedefe ulaşılacak yolu göstermiyor.

O yüzden günümüz emperyalizmine karşı Che Guevaracı enternasyonalizmi hatırlama zamanıdır!

Che “mitolojisi”, 21. yüzyıl antiemperyalizmi için hâlâ gerçek bir takımyıldızıdır. Tam da Che’nin istediği koşulların olgunlaştığı bir dünyadır bu. “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam!” sloganı, günümüzün alabildiğine çeşitlenen küçük ve orta büyüklükteki direniş odakları için yeni bir bakış açısıyla değerlendirilmeyi beklemektedir.

Dünyanın Gazzeleşmesi karşısında her coğrafyada yeni Vietnam’lar, Rojava’lar yaratmak!

Guevaracı enternasyonalizm, kendi döneminde ne “baskıcı efendilere” (ABD emperyalizmi) ne de “kurtarıcı efendilere” (Sovyetler) prim vermiştir. Özellikle Sovyetlere hiçbir zaman “kurtarıcı” misyonu biçmemiştir.

Tersine, Sovyet ekonomi politikasını (merkezi planlama) eleştiren, Küba’ya özgü alternatif bir model geliştirmiştir. Che için baskıcı efendilerden kurtulmanın yolu, kurtarıcı efendilerin aklını kabul etmek değildi. Che’nin yaşadığı dönemdeki diğer komünistlerden onu ayıran en belirgin özellik buydu.

Geleceğin devrimleri, Che’de olduğu gibi dünya halklarına daha önce görülmemiş enternasyonal bir çağrı niteliğinde olmalıdır. Che’nin özelliği, salt Latin Amerika için değil, tüm dünya halkları için yola çıktığını apaçık ilan etmesi; mücadelesiyle bu kapsayıcılığı somut olarak göstermesiydi.

Onun savunduğu, “sadece kendisi için” olmaktan çıkmış bir devrim idealidir. Bu devrim idealinin başlangıç biçimlerinin her coğrafyada antiemperyalist mücadeleleri yükseltmekten geçtiğine inanıyordu.

Che’nin bu özgün duruşu bugün her zamankinden daha fazla geçerli hâle gelmiştir. Dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların dolaylı ittifakı olan güçlerin sadece kendi başlarının çaresine baktığı, dünyadaki açlık, yoksulluk ve eşitsizlik koşullarına karşı duyarlılıklarını yitirdiği zamanlardayız. Elbette nesnel olarak dengeleyici özelliklerini koruyan Rusya ve Çin’den tümüyle vazgeçilemez. Mücadelemizle onları daha fazla yanımıza çekmeye çalışmalıyız. Ama kesinlikle salt haklı olduğumuz için onlardan teklifsiz bir destek geleceği beklentisi içine girmemeliyiz.

Ekonomik ve jeopolitik çıkarların enternasyonalizme galebe çaldığı amansız koşullarda, Rusya ve Çin ile geliştirilecek ilişki tarzı, nesnel durumun yarattığı suni dengeye boyun eğmekten değil; bu dengeyi yeni devrimci cephelerle halkların lehine değiştirmekten geçmektedir.