2026’ya çocuk bedenlerin iş cinayetleriyle katledilmesiyle, “Gazi” denilen TBMM duvarları arkasında çocuk istismarıyla, hırsız denilerek demir kazıklara sicimlerle bağlanan yoksul çocukların trajedileriyle giriyoruz.
2026’ya, önce açlıktan ölüme terk edilen Gazzeli çocukların şimdi de soğuktan donarak ölmelerine şahit olarak giriyoruz.
2026’ya eleştiri özgürlüğünün en büyük suç sayıldığı ve bu yüzden onlarca gazeteci ve yazarın tutuklandığı koşullarda giriyoruz. Avukatların sorguda müvekkilinin yanında bulunma hakkından savcının baskısıyla vazgeçirildiği bir hukuk düzeni düşünebiliyor musunuz?
2026’ya çocuk işçi ölümlerini protesto ettikleri için 16 TİP’li genç devrimcinin hapishanelere atıldığı koşullarda giriyoruz.
2026’ya kira ödeyemedikleri için, kalacak huzurevi bulamadıkları için, aileleri tarafından dışlandıkları için Ankara Ulus’ta günlüğü 200 TL olan otel odalarında kalan emeklilerin perişan hallerini gazetelerden okuyarak giriyoruz.
2026’ya, 2430 yıl ile yargılanan 407 kişilik “İmamoğlu Suç Örgütü” dosyasıyla yargının büyük bir savaş aracına dönüştürüldüğü koşullarda giriyoruz. Erdoğan yargıyı ele geçirdikten sonra “Türkiye bir yargı devletidir” diyerek faşist savcı ve hâkimleri payelendiriyor. Bugün yargı, kuvvetler ayrılığı prensibinin ona sağladığı gücü suistimal ederek apayrı bir özerkliğin peşindedir.
2026’ya İmamoğlu ve CHP üzerinden “norm devletin” alaşağı edildiği, “yargı devleti” denilen yeni bir devlet yönetme felsefesiyle giriyoruz.
2026’ya Thomas Barack’ın Ortadoğu’ya layık gördüğü “iyicil monarşi” tartışmalarıyla giriyoruz. Geçmişteki feodal monarşilerin günümüzde modern monarşilerle kendini sürdürebileceğini iddia eden bu görüş, Suriye halklarına selefi faşizmi yutturma politikası olarak başarısız kalmaya mahkûmdur.
Ve 2026’ya Kürt meselesinde çatışma/çözüm politikalarının salt silahların bıraktırılması temelinde ele alındığı, Kürt özgürlük mücadelesinin alabildiğine dar bir ‘demokrasi koridoru’ ile yetinmesinin öngörüldüğü koşullarda giriyoruz.
İmamoğlu Davası: hukukun bir savaş aracı olarak kullanılması

Ekrem İmamoğlu için 2430 yıl hapis istenen İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik davada ilk duruşmanın 9 Mart’ta Silivri’de yapılacağı açıklandı. Bunun için yeni bir mahkeme salonu inşaatına başlandığını da biliyoruz. 407 sanıklı davada, tüm sanıkların tutukluluk hallerinin de devamına karar verildi. Çok açık ki 3 bin 900 sayfalık iddianamenin bu hacimsel büyüklüğü savunmayı imkânsız kılmak amaçlı hazırlandığını gösteriyor.
İmamoğlu’nun babasının sürece tepkisini ifade etmek için, “hayatım komünizmle mücadeleyle geçti” şeklindeki kahır ve pişmanlık ifade eden sözleri kamuoyunda epey ilgi çekti.
Hukukun bir savaş aracı (lawfare) olarak kullanılmasına örnek teşkil eden İmamoğlu davası, yeni bir devlet yönetim felsefesi olarak kuşkusuz dünyadaki tüm faşist yönetimlerin ilgisini çekiyor! Görünen o ki bir yanda mevcut kanunlar uyarınca işleri yürüten olağan bir devlet varken -Öcalan buna “norm devlet” diyor, devletin bu kanuni kesimiyle görüştüğünü ifade ediyor- diğer yanda yasal düzeni umursamayan ama aynı yasaları işine geldiğinde bürokratik bir titizlikle uygulayan ‘başka’ bir devlet vardır. 2. Cihan Harbi sonrasında yapılan Nazi çözümlemelerinde buna “İki devlet bir iktidar” denilmişti. Öcalan’ın karşısında norm devlet varken İmamoğlu’nun karşısında adalet karşısında alaycı bir inançsızlığa sahip başka bir devlet var.
Hasmını ya da alternatifini nasıl alt edersin? Birbiri üzerine biriken küçük kartoplarından bir çığ nasıl yaratılır? Bir ülkede, halkın da büyük desteğini almış bir politik liderlik en tepeden en dip noktaya kimsenin tahmin edemediği büyük bir hızla nasıl indirilir? Bunu ancak mayasında arsız bir sinizm olan “iki devlet bir iktidar” anlayışı başarabilirdi. İmamoğlu’na da Demirtaş’a uygulan taktikle yaklaşılmıştır. Ana davaya birbiri ardına açılan küçük küçük davalar eklenerek boğucu bir pres uygulanmaktadır. Bu noktadan sonra davanın görüleceği tarihlerin salt devletin psikolojik hâkimiyetinde geçeceği kesinlikle düşünülmemelidir.
Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı
6-7 Aralık 2025’de İstanbul’da düzenlenen “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” sonuç bildirgesinde iki madde öne çıkıyordu:
1- İmralı tecrit sembolü olmaktan çıkarılmalı
2- Yerel yönetimlerin üzerindeki baskılar kaldırılmalı.

Öcalan’ın “sosyalizmi anı olmaktan çıkarmak gerek” başlığıyla konferansta okunan mesajında 23 kez ‘sosyalizm’ dediği, Marx ve Marksizm’e yönelik daha önce “Perspektif” yazısındaki düşüncelerine açıklık getirerek özeleştirel bir tutum benimsediği görüldü. Marks’ın yaşadığı dönemin kısıtlarıyla fikir geliştirdiğini, asıl sorununun Marks ile değil Marksizm’le olduğunu, devlet-komün ilişkisinde çok tepki çeken sınıfsallığı reddetmediğini ifade etti. Tam olarak, “…tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil. Bunu da içermekle birlikte; aşağı yukarı 30 bin yıl öncesine dayanan komünal gelişmeyle anti-komünal gelişme arasındaki bir ilişki ve çatışma süreci olarak tarihi okumak daha doğrudur.” Cümlesiyle asıl muradını ifade etti. Mektubunu Lenin’den bir alıntıyla bitirdi.
Önümüzdeki dönemin sınıf savaşımlarında şimdiden somutlaşan iki şey vardır: Kürt özgürlük mücadelesi uzun süredir devlet tarafından beklentiye alınan taleplerinin çok azına razı edilmeye çalışılacak, şimdilik bunlarla yetinmesi istenecektir. Ancak Özgürlük hareketi buna rağmen çizdiği yeni siyasi program ve mücadele biçiminden vazgeçmeden kavgasına devam edecek; TC/AKP ise bir yandan Kürtlerin SM konusundaki söz ve eylemlerini suiistimal ederek onları dar bir demokrasi koridoruna hapsetmeye çalışacak diğer yandan böylece “çözüm sürecinin” kendi üzerinde yarattığı baskıdan kurtularak CHP üzerinden şekillendirdiği yeni devlet yönetme felsefesini daha büyük bir rahatlık içinde derinleştirecektir.
TC Kürtlere aslında, “Sen, ben değişmeden de bana adapte olabilirsin, asıl mesele senin değişmen” diyerek ulusal kibirliliğini korumaya devam ediyor. Kaldı ki Kürtlerin yeni demokrasi çizgisi niyetlerden bağımsız TC’nin bu lafzını kuvvetlendiriyor. Kürtler ne diyor, “bundan başka seçenek yoktur” (D. Kalkan), “değişimi asıl olarak biz kendi mücadelemizle yaratacağız”. TC işte bunun üzerine yatıyor. Son dönemde yıllardır kendi yarattıkları şovenizmin yeni bir maske ile karşılarına dikildiğini görerek bunu çözüm sürecinin demokratik taleplerinin daraltılmasında bir koz olarak kullanma niyetinde oldukları görülüyor. “Norm devlet”, derin devlet içinde çok güçlü olan ırkçı-şoven damarla uyum halinde, onunla birlikte yürümek istiyor. Çözüm sürecinin çok açığa çıkmamış, henüz görülmeyen diğer bir yüzü budur.
Türkiye toplumunun yaşadığı “ahlaki yorgunluk”

Türkiye toplumu hangi birine yansın; fabrikada küle dönen çocuk işçilere mi, “Gazi Meclis”te cereyan eden stajyer öğrenci istismarına mı, yoksa pazar esnafının demir kazıklara bağladığı yoksul çocuğa mı? Hangisine?
Hırsızlık yaptığı iddiasıyla Pazar esnafı tarafından “Anadan doğma edeceğim seni!” denilerek demir kazıklara bağlanan çocuk, Türkiye toplumunun yaşadığı ruhsal erozyonu gösteren bir kare olarak 2025 panoramasında yerini aldı. Oksijen gazetesinde Bekir Ağırdır, saha istatistikleri eşliğinde Türkiye toplumunun sosyo-kültürel panoramasını incelediği araştırmada “ahlaki yorgunluk” kavramını kullanıyor. Toplumun hayatın her aşamasında karşılaştığı bezdirici, bıkkınlık verici, umut kırıcı karşılaşmaların bugün, 25 yıllık AKP iktidarıyla büyük birikim yaratarak “ahlaki yorgunluğa” sebebiyet verdiğini anlatıyor. Ahlaki yorgunluğa, – buna ahlaki düşkünlük de denilebilir- düşen toplum, öfkesini demir kazıklara bağladığı çocuktan alırken hiç mi vicdan azabı çekmiyor, pişmanlık duymuyor? Eşitsizlik ve adaletsizliklere güç getiremeyen toplum kendi içine patlıyor, egemenler yoksulun yoksula karşı savaşımını büyük bir zevkle izliyor. B. Ağırdır, toplumun yaşadığı bu ağır travma karşısında “aileye dönüş” yaşandığını ifade ederken önemli bir tespit yapıyor. Apartman tarlalarında, güven vermeyen sokaklarda sürdürülen bu yaşam kavgasında aile en güvenilir mekân olarak yeniden ön plana çıkıyor. Ağırdır’ın araştırmasının sonucu, yorgun ve kaygılı Türkiye toplumunun “yeni bir hikâyeye” her zamankinden daha fazla açık olduğudur. Çünkü toplumun şu an yaşadığı, çıplak sömürüyü kat kat geride bırakan boğucu bir çaresizliktir. Dünyada otopark kavgalarında bu kadar insanın öldüğü başka bir ülke yok! 25 yıllık faşist idarenin toplumu getirdiği nokta budur.
Çocuk işçiler, iş cinayetleri

Çocuk ve genç işçi ölümlerinin 2000’li yıllardan sonra artış göstermesi tesadüf değil. Stajyerlik 21. yüzyılın yeni bir “istihdam modeli” olarak kurumlaştı, normalleştirildi. Evrensel gazetesinde bir yazar, “Staj, kapitalizmin ergenlik törenidir” derken mevcut iş cinayetlerinin nedeni çok güzel özetliyordu.
Bu yıl Kocaeli Dilovası’nda bir parfüm dolum atölyesindekiyle birlikte 87 çocuk işçi kazasında (iş cinayetinde!) hayatını kaybetti. Türkiye’de 15-17 yaş aralığında yaklaşık bir milyon çocuk işçi çalışıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından İstanbul’da düzenlenen Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi’nde MESEM programını protesto etmelerinin ardından gözaltına alınan Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi 17 öğrenciden 16’sı hakkında tutuklama kararı verildi. 16 TİP’li genç, “sınıfın duygularında” karşılığını bulan çok devrimci bir eylem gerçekleştirmişlerdir. Genç bir işçinin bir iş cinayetinde kurban edilmesinin hesabını sordukları için hapishaneye konulmaları, toplumun içinde olduğu ahlaki yorgunluğa ve devletin kayıtsızlığına karşı devrimci bir duruştur.
Türkiye’de mevcut OSB’leri içinde toplam 90 meslek lisesi, 20 meslek yüksekokulu bulunuyor. Türkiye işçi sınıfının yeni kuşakları buralarda yetişiyor. Geçmişin geleneksel sendikalı, vardiyalı, orta yaşlı ve erkek sınıf bileşiminin yerini bugün sendikasız, yarı zamanlı, genç ve kadın işçiler alıyor. Devlet MESEM programıyla burjuvaziye hizmet edecek genç dimağları çok erken yaşlarda bu “sürtünmesiz işçi” (ne iş olsa yapan, gece gündüz, ağır çalışma saatlerine katlanan) programına hazırlıyor. Dünya işçi sınıfının yaş ortalaması düşmüştür. 1970-80 arası 40-60 yaş olan bu aralık bugün 24-35 yaş olmuştur. Sınıf hareketleri ve sınıf bilincinin Marksist yöntemle çözümünün giderek karmaşık bir hal aldığı günümüzde “kadın ve genç proleter kuşak” olgusu devrimci hareketlerin yoğunlaşması gereken bir çıkış noktasıdır!
Tokat’ta işçi direnişi: 20 yıl sonra yeniden!

Tokat, TEKEL’in özelleştirilmesine karşı kentte gerçekleştirilen mitingden yirmi yıl sonra Organize Sanayi Bölgesi’nin en büyük fabrikası Şık Makas işçilerinin direnişiyle yeniden gündemde. 2 aydır direnen BİRTEK-SEN üyesi Şık Makas işçilerinin fabrika önüne astıkları pankartta “Patron ve sarı sendika zulmüne son!” yazıyor.
1939 yılında Adapazarı’nda kurulan Şık Makas Giyim Sanayi ve Ticaret A.Ş. Türkiye’nin en büyük tekstil ve denim (kot) üreticilerinden biri olarak faaliyet gösteriyor. Merkezi İstanbul’da bulunan şirket, 4800 çalışanıyla hem iç piyasaya hem de yurt dışına üretim yapıyor. Şık Makas’ın Tekirdağ Çorlu’da, Tokat Organize Sanayi Bölgesi’nde ve Mısır’ın Port Said kentinde üretim tesisleri bulunuyor. Son yayımlanan İstanbul Sanayi Odası (İSO) Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu listesinde 384. sırada yer alıyor.
Şehir merkezlerinde varlığını sürdüren işletme ve fabrikaların sayılarının giderek azaldığını biliyoruz. Son 20 yıldır Ankara, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Bursa’daki i birçok işletme şehir merkezlerinin dışına taşındı. Türkiye’de işçi sınıfının nicel olarak asıl gövdesini oluşturan Organize Sanayi Bölgeleri ön plana çıktı. Türkiye’nin en büyük OSB’leri, Antep, Mersin, Bursa, İzmir, Ankara, İstanbul, Kocaeli, Tekirdağ’da bulunmakta, her birinde 10-15 OSB yer almaktadır. OSB, Türkiye işçi sınıfını metropol merkezlerden uzaklaştırmakla birlikte, farklı sektörleri aynı mekanda birleştirmesiyle sınıfın ortak hareketini kolaylaştırmaktadır. Artık her OSB’ye bir işçi havzası modeliyle yaklaşılmalıdır. İşçi sınıfının şehir merkezlerinden uzaklaştırılarak siyasetin merkezinden de uzaklaştırılacağı düşünülmüş olsa da, sınıfın önünde yeni bir perspektif açılmıştır. Tüm şehirlerin giriş ve çıkışları işçi sınıfının elindedir şimdi. Sınıf merkezden kovularak taşralaştırılamamış, aslında merkezin anahtarını ele geçirmiştir. OSB’lerini işçi havzaları biçiminde düşünerek bu şekilde yaklaşmak, şehrin kalbini yeniden ele geçirmemizi sağlayacaktır. Anadolu taşrasında yer alan, bulunduğu şehir ya da ilçelerle özdeşleşen İskenderun demir çelik, Divriği demir çelik, Elbistan termik, Çayırhan termik, Kangal termik, Seydişehir alüminyum, Bursa Merinos ve Zonguldak kömür havzası gibi sınıfın köklü örgütlenme ve mücadele geleneğine sahip olduğu alanlar önemini korumakla birlikte artık asıl devrimci çıkışların OSB’deki işçi yataklarında gelişeceğini öngörmeliyiz.
Tekel direnişinde Tokat sınırlarını aşarak eylemlerini Ankara’nın merkezine taşımakla sınıf hareketine yeni bir soluk getiren işçiler, uzun bir direniş sonucunda kent halkından büyük bir destek almışlar ancak kendi sınıf kardeşlerinden gerekli dayanışmayı göremedikleri için kaybetmişlerdi. OSB direnişleri bulundukları havzanın dışına çıkarak kent merkezlerini hedef almayı sürdürmelidirler.
Suriye’nin 1.yılı

El-Şara geçen ay Washington’a tarihi bir ziyarette bulunarak Trump ile görüştü. Bu ziyaret Suriye’nin 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından bu yana bir Suriye devlet başkanının Beyaz Saray’a yaptığı ilk ziyaret oldu. Suriye’ye yönelik Sezar yaptırımlarını da kaldıran bu görüşme, HTŞ’nin meşruiyetini perçinlemenin yanı sıra onu ülkede SDG karşısında eşitler arasında birinci sıraya yükseltti.
Trump’ın Palmira’da ABD askerlerine yönelik gerçekleşen son saldırıda Golani ’ye sahip çıkması, onu eylemle ilişkisiz ilan etmesi elbette ABD’nin Suriye’ye dair bölgenin tarihi dokusuyla uyuşmayan, güncel gerçekliği kendi çıkarları için çarpıtan yaklaşımlarının sadece küçük bir bedeli olarak görülmelidir. Eylem, ABD yönetimi ve büyük basın içinde, ABD’nin Suriye politikaları konusunda çok ciddi soru işaretleri doğurdu. Palmira eylemi, devamının geleceği endişesiyle ABD sağının tabanında ciddi çözülmeleri beraberinde getirecek bir etki yarattı denilebilir. ABD içinde, önce, neden İsrail’e bu kadar büyük bir destek veriyoruz diyen seslere, şimdi de neden bir zamanların İŞİD şefini Suriye’nin meşru lideri olarak görüyoruz diyen sesler eklendi.
Kökü İŞİD’e dayanan HTŞ’nin ABD angajmanına girerek uluslararası meşruiyete kavuşması ne onun geçmişini temize çıkardığının ne de selefi faşizmiyle yüzleştiğinin göstergesidir. Şara’ya bağlı çeteler ordusunun sözüm ona IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona dâhil olmasının hemen akabinde böylesi bir saldırının gerçekleşmesi, bunun Avustralya’daki katliamla eş zamanlı olması HTŞ’ye verilen meşruiyetin ne denli tehlikeli olduğunun ve kısa sürede ters teptiğinin bir ispatıdır. Şu gerçeği herkes görüyor, HTŞ kökünü aldığı siyasal kaynağa karşı bırakın savaşmayı, onu olağanlaştırıyor, çöl bölgesindeki sıkışmışlığından kurtarıyor, tüm Suriye sathına yayılmasını kolaylaştırıyor.
ABD-Şam İlişkisi Thomas Barack’ın Golani için “ne dersek yapıyor” şeklinde tarif ettiği kadar basit bir düzlem değil. Palmira eylemi her iki tarafın mutlak işbirliği içine girdiği bir dönemde gerçekleşmiştir. T. Barack’ın “iyicil monarşi” diyerek desteğini sunduğu Şara rejiminin bundan sonra da hesap dışı eylemlerin odağı olacağını düşünmek için o kadar çok sebep var ki, bunları yakın vadede daha sık göreceğiz.
“Yeni Suriye” nin birinci yılında ABD, İngiltere, İsrail ve kısmen TC ortaklığıyla Esad rejiminin düşürülmesi kararının önceden Rusya ve İran ile paylaşıldığını, onay alındığını öğreniyoruz. Özellikle İran’ın jeopolitik Şia eksenindeki en önemli kalesini hızla terk etmek zorunda kalması çok ciddi bir karardı. Rusya’nın geri çekilmesi ise, Suriye’deki asıl varlık nedeninde (Doğu Akdeniz jeopolitiği) hayati bir kayıp yaşamayacağı üzerinden şekillenmiştir.
Yeni Suriye’nin birinci yılında;
– İŞİD, ülkede sadece belli bölgelerde sıkışmış vaziyette olmadığını, artık Suriye’nin her yerinde var olduğunu göstermiş bulunuyor. Bu aslında SDG ve Uluslararası Koalisyonun tam saha presine rağmen beklenmedik hızda gelişen bir durumdur. Palmira’daki eylem bunun somut kanıtıdır. IŞİD’in marjinal olmaktan yavaş yavaş çıkması bir yere kadar, ideolojisinin HTŞ içinde varlığını sürdürmesi de bir yere kadar ama eylemli hale gelmesi ABD-İngiltere’nin bu güruhu İdlib’den dışarıya çıkarma aşaması üzerinde çok durmadıkları bir ihtimaldi. Emperyalizmin Suriye’de en kullanışlı aracı olarak görüp hayat öpücüğü verdikleri yapı, tüm boyun eğmişliğinin geçmiş karakterini ortadan kaldırmaya yetmediğini görerek yeni efendileri karşısında utanç içindedir. Emperyalizm köleleştirdiği halklar içinde kendisine karşı hiç bitmeyen öfke ile yüzleşmeye devam ediyor. Bumerang etkisi hükmünü sürdürüyor. Eğer HTŞ’nin kendisine rağmen engelleyemediği bir durum varsa ve bu durum gelişme istidadı gösteriyorsa efendilerine karşı verdiği hizmetin artık sonuna yaklaşıldığını söyleyebiliriz.
– İsrail’in Suriye’nin güneyinden, Hermon dağı ve Golan tepelerinden çekilmeyeceği, bu alanı silahsızlandırılmış bir tampon bölge olarak kalıcılaştırmak istediği anlaşılıyor. İsrail Suriye denkleminde Erdoğan-Golani ittifakının hegemon bir rol oynamasına sonuna kadar muhalefet edeceğini göstermiş bulunuyor.
– SDG’nin Şara’nın çeteler şeklinde örgütlenmiş ‘Suriye ordusuna’ entegrasyonu konusunda TC ve ABD’nin baskıları artsa da hiç kimse maaşını TC’den alan, onun emir-komutasında hareket eden SMO ve ÖSO’nun sadece kâğıt üzerinde kalan entegrasyonunu tartışmıyor! Bu koşullarda 10 Mart mutabakatının işlemesi elbette mümkün değildir, SDG’nin ülkede eşit düzeyde temsil edilmesi gerekliği onun düzenli ve disiplinli bir orduya sahip olmasından, petrol bölgelerindeki hâkimiyetinden ya da üstün silah teknolojisinden dolayı değildir, Esad rejimi altında on yıllarca kimliksiz yaşatılmaları ve İŞİD ülkeyi kan gölüne çevirirken sadece kendi bölgelerini değil tüm Suriye’yi bu barbar akınından kurtarmış olmalarından ötürüdür.
– Thomas Barack ile CENTCOM arasında Suriye rejiminin geleceği konusunda (devlet, ordu, anayasa) görüş farklılıkları devam ediyor. Barack’ın “iyicil monarşi” diyerek bir tür yeni Osmanizasyon dayatması karşısında CENTCOM ademi merkeziyetçi bir yönetimi yeğliyor. Barack’ın “bölgenin tarihine en uygun sistem” dediği eski monarşilerin, zamanında emperyalizm tarafından nasıl dikte edildiği sanki bilinmiyormuş gibi, bunun modern biçimini gündemleştirmesi elbette Suriye’deki mevcut kriz ve kaosu daha da derinleştirmekten öteye gitmeyecektir.
-Rusya ve İran’ın Suriye’den uzaklaştırılması, Suriye içinde HAMAS’ı destekleyen güçlerin temizlenmiş olması, Golani’nin ABD nezdinde meşruiyetini pekiştirmesi, Sezar yasalarının kaldırılması, İsrail’in Suriye’ye yönelik askeri saldırılarının kısmen gemlenmesi, SDG’nin ABD ve TC tarafından kıskaca alınması, tüm bunlar Suriye halkının sadece beşte birinin desteğini arkasına alan Golani’nin geçerli bir yol haritası oluşturmasına yetmemektedir.
– Suriye halkları, başta Kürtler olmak üzere ABD, İngiltere ve TC’nin bölgedeki her türlü yapay rejim girişimleri ve kukla yönetimlerin önünde set olacaklardır. Daha dün, 8-12 Aralık’ta ülke Alevilerin genel grevine şahit oldu. Alevilerin grev sloganı pankartlara, şehir duvarlarına “Eşitlik, Adalet ve Güvenlik” şeklinde yansıdı. Geniş katılımlı bu eylemde Aleviler işe gitmediler, dükkânlarını kapalı tuttular, çocuklarını okula göndermediler, evden dışarı çıkmadılar.
Değişen sadece müzik zevki değil, politik kültür

Evrensel gazetesinde dijital müzik platformu Spotify’ın 2025 istatistikleri hakkında yayınladığı haber, kuşaklar arası kopukluğa dair ilginç bir tartışma noktası olabilir.
Haberde liste başı müziklerdeki değişimin, -rap’in, ya da rap’in, pop ve arabeskle melezleşmesinin geleneksel türlerin çok önüne geçmesinin- kuşaklar arası müzikal kopuşu gösterdiğinden bahsediliyor.
Makaledeki “Değişen sadece müzik zevki değil, politik kültür” tespiti gayet önemli. 40 yaş üzerindeki erişkinlerin müzik listelerinin en tepesindeki sanatçıları tanımaması, ortak müzik hafızasının kaybolduğunu gösteriyor. Dolaysıyla şunu görmemiz gerekiyor: ortak müzik hafızasının azalması aynı zamanda ortak politik bilinç ve mücadele kültürünün duygusal-ruhsal temellerini de zayıflatmaktadır.
Dijital müzik platformlarıyla müziğin gitgide kişiselleşmesi, protest kolektif müziklerin unutulmasın diyerek yapay zekâ konusu olması elbette sosyolojik bir değerlendirme konusudur.
Gençliğin 2000’li yıllardan sonraki isyan kültürü içinden doğan rap müziğin, arabesk ve pop müzikle melezleşerek protest ruhunu kaybetmesi, zaten rap kültüründen uzak kalan 68’li, 78’li devrimci kuşağın aklını iyice karıştırmıştır. Gençlikle ikinci bir yabancılaşma içine girmişlerdir.
Lenin Ne Yapmalı’da şöyle diyordu: “Dün ve yarın arasındaki süreklilik kopmuştur, geçmişin deneyimi gelecek için kılavuz olmuyor. Ve bütün bunlar, hareketin yığınlar arasında derin kökler sarmamış olmasındandır…” Lenin’in bu yaklaşımı ile Spoify’nin açığa çıkardığı gerçekliği bir arada ele aldığımızda devrimci hareketin genç kuşaklarla arasının ne kadar açıldığını görebiliriz. Devrimci hareket ve gençlik, her biri farklı müzikleri dinliyor. Oysa ‘90’lı yılların sonuna kadar müzik, edebiyat ve sanatta aynı ya da benzer bir kültürel ortam içindeydik.
Yeni ile eski arasındaki çelişkilerin tavan yaptığı tüm bu akıl karışıklığı ve melez formlara rağmen eski devrimci kuşağın sosyalist ahlakı, ideolojik saflığı ve sınıfsız toplum hayalini korumakta ayak diremesi yeni bir yılı karşıladığımız bu dönemde üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.
Bu anlamda Sendika.org’ta yayınlanan Türkiye’de sosyalist strateji tartışmaları, devrimci hareketin kendi gerçekliğini olduğu gibi görmesi, dönemin taktik görevleri konusunda ayakları yere basan gerçekçi yaklaşımları ve en önemlisi böylesi özgür bir tartışma platformunda bir araya gelmiş olmaları kayda değer bir gelişmedir. Türkiye’de sosyalist stratejiyi tartışan devrimci grupların benzer platformlarda daha sık yan yana gelmeleri, dahası bu buluşmaları ortak bir politik gazete ile taçlandırmaları en büyük temennilerimizdendir. Bunu da burada belirtelim.
Öte yandan yeni bir yılın arifesinde kendilerini, “Laikliğin, Cumhuriyetin ve Emeğin Partisi” olarak tarifleyerek ilk kongresini gerçekleştiren Devrim Partisi’ne mücadeleye hoş geldin diyoruz. FKF ruhunu taşımaya devam eden arkadaşlarımızın “Kahrolsun emperyalizm yaşasın bağımsız Türkiye” sloganlarına katılmakla birlikte, TKP’ye benzer şekilde “Cumhuriyetsiz kalmış milyonlarca insan için kurulduklarını” söylemeleri dönemin politik ruhunu kavramaktan çok uzak, talihsiz bir yaklaşımdır.
Yeni yılın arifesinde Halkevleri ’nin “Halkın Manifestosu” diyerek gerçekleştirdikleri platformu selamlıyoruz. “Toplumsal haklar mücadelesi” diyerek dönemin politik ruhunu kavrayan, Kürt meselesinde demokratik reformlar siyasetini destekleyen yaklaşımlarıyla halkın hakları mücadelesinde bir arada yürümeyi sürdüreceğiz.
ABD’nin yeni ulusal strateji belgesi

5 Aralık’ta yayınlanan belgede, Avrupa’dan “kriz içinde, göçü kontrol edemeyen, çöküşe uğramış, aciz bir bölge” olarak bahsediliyor. ABD’nin gözünde Avrupa’nın geçmişteki stratejik ortaklık rolünün azaldığı görülüyor. Dünya hegemonyasında “transatlantik” güç birliğinin ciddi yara aldığını söylemekte hiçbir sakınca yok. AB yaptığı son toplantıda Rusya’nın başta Belçika olmak üzere Avrupa bankalarındaki dondurulmuş döviz rezervlerini Ukrayna’ya aktarılmasını konuşmuş ancak bunu gerçekleştirme cesareti gösterememişti. O yüzden AB’nin gerçekten de ABD’siz tek başına ciddi kararlar almaktan aciz olduğunu görmek gerekir. Batı’nın zayıfladığı fikri, 2008 küresel mali krizinden beri Çinlilerin de zihnine yerleşmiş durumdaydı. Ama başta İngiltere ve Almanya olmak üzere AB bölgesi bu konuda Çin’in kendisini çok haklı görmemesi gerektiğini söylüyor.
Belgede Çin bahsinde, ideolojik bir soğuk savaş değil, “kontrollü ekonomik rekabet” öne çıkıyor. ABD-Çin ilişkilerine dair estirilen olası çatışma senaryolarının abartılı olduğu zaten ortaydı. Belge bunu doğruluyor, Çin’i bırakın düşman olarak görmeyi “yönetilebilir bir ortak” olarak kayda alıyor.
ABD, cari açığının finansmanını petrol ihraç eden Körfez ülkeleri, Japonya ve Çin’in cari işlem fazlaları üzerinden kapatıyor. ABD “nasıl olsa rezerv para benim” diyerek ihtiyaç hissettiği her an karşılıksız para basıyor, sayılan ülkeler dolar birikimlerini ABD hazinesinin tahvil, hisse senedi ve bonolarına yatırarak kendilerini sağlama alıyor. Korkut Boratav doların gerçek üretimle değil finansal varlıklarla desteklendiğini ifade etmektedir. Devamla, ABD’nin cari açığını “dolar ihraç ederek” kapatmaya çalışırken, 250 yılda oluşturduğu maddi servetinin -son 30 yılda- büyük kısmını spekülatif finans sermayesine dönüştürmekten kendini alamadığını ya da bundan kurtulamadığını ifade etmektedir.
Anlaşılacağı üzere ABD ile Çin arasında her ne kadar jeopolitik çelişki ve çatışma potansiyelleri olsa da, Çin ABD’den finansal servet “ithal ettiği” için, ABD ise Çin, Japonya ve OPEC ülkelerinin ihracat fazlalarını FED’in hazine tahvil ve bonolarına yatırmalarına kendi cari açığını dengede tuttukları oranda izin vermek zorunda kaldığı için Boratav’ın dediği gibi bir tür “kader birliği” içerisindedirler. O yüzden Çin, ABD’nin hasmı değil rakibidir!
Rusya bahsinde belge “stratejik istikrar” terimini kullanıyor. Trump yönetimi Rusya’nın Ukrayna’daki “özel operasyonundan” ziyade AB ile Rusya ilişkilerinin yönetilmesi üzerinde duruyor. Bu konuda özellikle İngiltere ile farklı konumlara düştüklerini görüyoruz.
İngiltere’nin bir önceki MI6 (Askeri İstihbarat, Bölüm 6) şefi Robert Moore Putin’in müzakerelerle ilgilenmediğini, “bizi oyuna getirmeye çalışıyor” sözleriyle anlatmaya çalışıyor. MI6’nın eski şefi “Soğuk savaş dönemindeki gücümüzü geri kazanacağımız stratejik bir hamle gerekiyor” derken AB’nin gerçek zaafını da belirtmiş oluyor. Aslında Rusya’nın da ihtiyacını hissettiği, onu geçmişin ihtişamlı günlerine geri götürecek böylesi bir stratejik hamledir.
MI6 şefi, Ukrayna’nın mütemadiyen “Rusya’nın derinliklerine saldırarak” Putin’de bir “rejim tehlikesi” ihtimalini uyandırmasını, bu şekilde Putin’in “Ya Ukrayna ya rejim” ikilemini düşünmesini sağlamayı savunuyor. Putin’i ekonomik baskıları sürdürürken diğer yandan Ukrayna projesi ile Rusya’daki iktidarını elinde tutmak arasında seçim yapmaya mecbur bırakmak şeklindeki bu yaklaşım ABD’nin çok onay vereceği bir taktik değil. ABD artık Çin ve Rusya ile bambaşka bir çerçevede, İngiltere ve AB’yi dışarıda tutarak ilişki kurmaktan yanadır. Strateji belgesinde Çin ve Rusya ile gerginliğin azaltılması, ama bunun karşılığında her iki devletin İran’ın kıskaca alınmasında sessiz kalmasının sağlanması taktiği izleniyor. İran’ın yeni bir İsrail-ABD saldırısı durumunda sırtını Rusya ve Çin’e dayamasının önüne geçilmeye çalışılıyor. İngiltere “Rusya’nın derinliklerinin vurulmasını” düşünedursun, ABD bu konuda bam başka bir pencere açmış vaziyette.
Ciddi bir ekonomik kriz göstergesi olarak doğum oranlarının düşmesi.

Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan kabul edilen yaş aralığında (15-49 yaş) sahip olabileceği ortalama canlı doğum sayısını ifade eden temel demografik göstergelerden biridir. Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, 2001 yılında ortalama 2,38 çocuk seviyesinde iken, ilerleyen yıllarda genel olarak dalgalı bir seyir izlemiş; 2014 yılından itibaren ise belirgin ve sürekli bir düşüş eğilimine girmiştir. Bu doğrultuda, 2024 yılı itibarıyla toplam doğurganlık hızı 1,48’e gerilemiş; böylece nüfusun kendini yenileme eşiği olarak kabul edilen 2,10 seviyesinin oldukça altında kalmıştır. Söz konusu bu eğilim, sadece geçici bir durumu değil, aynı zamanda Türkiye’nin doğurganlık örüntüsünde yapısal bir dönüşümün işaretlerini taşımaktadır. Nitekim 2016 yılından bu yana doğurganlık hızı, nüfus yenilenme düzeyinin altında seyretmektedir.
Evet, TÜİK Türkiye’de doğum oranını 1.48 olarak açıkladı. 2.1’in altına düşmemesi gereken bu oranın bu şekilde aşağı doğru seyretmesi hükümette ciddi bir telaşa neden oldu. Neredeyse Hollanda ve İsveç seviyesine düşen doğum oranları, Türkiye gibi ataerkil ülkeler için kabullenilmesi çok zor bir durum. Türkiye gibi Çin de aynı sorunu yaşıyor. Orada doğum oranları 0.68 gibi çok daha trajik rakamlarda seyrediyor.
Geçmişte doğum oranlarındaki düşüşün nedeni köyden kente göçtü. Fiziki iş gücüne ihtiyacın önemli olduğu, geniş ve büyük aile yapısının gelecek ve geçim kaygısını azalttığı, geleneksel İslam’ın güçlü olduğu taşrada çocuk sayısının sınırlandırılması gibi bir ihtiyaç elbette söz konusu bile olamazdı. Ancak ne zaman kırdan kente göç söz konusu oldu, işte o zaman şehirlerde yaşamın zorlukları yeni kentli kuşağın ciddi şekilde çocuk sayısını düşünmesine neden oldu.
Emekli dedelerin bile çalışmak zorunda kaldığı, kreş fiyatlarının ateş pahası olduğu koşullarda genç evlilerin çocuklarına kim bakacak?
Ekonomik krizden dolayı boşanmaların artması, evliliklerin erken bitmesi doğum oranlarını düşüren diğer önemli bir sosyal olay değil midir? Bugün Türkiye’de 2 milyonu geçkin çocuklu bekâr anne var.
3+1 konutun artık lüks sayıldığı, kentsel dönüşüme giren konutların müteahhitlerce daha fazla kar sağlamak için artık 1+1 ve 2+1 şeklinde inşa edildiği, 40 yaşın altında insanların çoğunun ev sahibi olmadığı koşullarda çocuk yapmak elbette kolay bir karar değildir.
Hükümetin yaklaşan seçimleri düşünerek gündeme koyduğu uygun kredi ve vadelerden oluşan son TOKİ kampanyasına vatandaşların yoğun ilgisi boşuna değil! Geleceğe dair hiçbir güveni kalmayan insanlar için bu gibi kampanyalar tutunacak son bir dal olarak görülüyor.
Doğum oranları konusunda elbette felaket tellallığı yapmaya gerek yok. Ancak mevcut düşüşün nedenlerini ortaya koymak gayet önemli.
Doğum oranlarındaki düşüşün gerçek nedeninin özellikle genç işsizlik ve konut sahibi olamamaktan kaynaklandığını bilmemiz gerekiyor.
Yapay zekâ ile içli dışlı olduk!
Gazetelerde Netflix’in Warner Bross’u yani Hollywood’u satın alma girişimini okuduğumuzda “bu kadar da olmaz” diyen çok az kişi vardır. Çünkü dünya yerleşik olanın, geleneksel olanın ya da kural ve kaidelerle çepeçevre sarılmış olanın bugünki kadar büyük bir hızla yıkıldığı, yerine yenilerinin dikildiği başka bir döneme daha şahit olmamıştı. Warner Bross’un satışı kuşkusuz ABD kültürel kimliğinin yok edilmesidir. Satışa karşı çok fazla tepki gösterilmemesi, satılıyor olmasından daha önemlidir!
| Not: Aşağıdaki veriler yalnızca uygulama kullanıcılarını içerir, web sitesi kullanıcılarını kapsamaz. | ||
| Sıralama, Uygulama | Geliştirici | Uygulamanın Dünya Genelindeki Aylık Aktif Kullanıcı Sayısı |
| 1. ChatGPT | OpenAI (ABD) | 769,14 milyon |
| 2. Doubao | ByteDance (Çin) | 159,41 milyon |
| 3. Kuark | Alibaba (Çin) | 151,66 milyon |
| 4. Baidu Wangpan | Baidu (Çin) | 148,14 milyon |
| 5. İkizler | Google (ABD) | 76,55 milyon |
| 6.Yuanbao | Tencent (Çin) | 73,29 milyon |
| 7. DeepSeek | DeepSeek (Çin) | 72,05 milyon |
| 8. Nova | HubX (Türkiye) | 64,16 milyon |
| 9. Grok | xAI (ABD) | 54,77 milyon |
| 10. Dreamina | ByteDance (Çin) | 45,11 milyon |
| 11. Dola (eski adıyla Cici) | İlkbahar (Singapur) | 43,32 milyon |
| 12. Şaşkınlık | Şaşkınlık (ABD) | 35,74 milyon |
| 13. Karakter Yapay Zekası | Karakter Yapay Zekası (ABD) | 31,66 milyon |
| 14. Yapay Zeka Aynası | Polyverse (ABD) | 29,29 milyon |
| 15. Sohbet Botu Yapay Zekası | Newway Apps (Hindistan) | 23,85 milyon |
| 16. PixVerse | PixVerse (Çin) | 23,62 milyon |
| 17. Kimi | Yapay Zeka Atılımı (Çin) | 23,47 milyon |
| 18. Yapay Zekaya Sor | Deep Flow Uygulamaları (ABD) | 23,03 milyon |
| 19. Remini | Bükülmüş Kaşıklar (İtalya) | 22,8 milyon |
| 20. Talkie AI | Subsup (Singapur) | 22,15 milyon |
Kaynak: Aicpb
Yapay Zekâ uygulamaları son bir yıl içinde iyiden iyiye günlük yaşamımızın vazgeçilmezleri arasına girdi. Yapay zekânın bu denli hızlı şekilde hayatın gerekli bir enstrümanı düzeyine yükselmesi nedense insana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemin en ayırt edici özelliklerinden biri, insanlığın teknolojik yenilikleri absorbe etme yeteneğinin görülmemiş derecede geliştiğidir. TÜSİAD İstişare Konseyi de bu gerçeklik doğrultusunda “Eski dünya düzenine göre inşa edilmiş büyüme modelimizi değiştirmeli; diğer ülkeler gibi kendimizi gelecek dünya düzenine hazırlayacak stratejiler geliştirmeliyiz” açıklamasını yapıyor. TÜSİAD’ın gelecek dünya dediği, kapitalizmin algoritmalar, veri tabanları ve yapay zekâ uygulamaları ile dijitalize olmuş biçimleridir. Marksist iktisatçılar bugün “veri”nin para kadar güçlü bir rezerv olduğu konusunda hemfikirdirler.
Merkez bankalarının rezervleri dolar, altın ve devlet tahvili iken, dijital ekonominin rezervi veri’dir.
Bugün, yine Marksist iktisadın tespit ettiği üzere, merkez bankaları ve özel bankaların dışında yastık altında saklanan bilezikler misali veri tabanına, algoritmalara ve kullanıcı ağlarına gömülü vaziyette bir sermaye birikimi var. Dolayısıyla dijital teknolojinin kendi iç ekonomik sistemini oluşturduğundan söz etmek hiç yanlış olmaz. Söz konusu olan ulusal merkez bankaları, İMF, dünya bankası vb. mali oligarşilere paralel gelişen bir “gölge para düzeni”dir.
Teknoloji devlerinin finansallaşması mali oligarşi düzeninde yeni bir aşamaya tekabül ediyor. Çünkü banka ve sanayi sermayesinin temerküzü ile oluşan mali oligarşiye dijital ekonomiyle üçüncü bir sermaye birikimi daha eklenmiştir. Artık banka sermayesi, sanayi sermayesi ve dijital sermaye gelirlerinin temerküzünden oluşan daha gelişkin bir mali oligarşiden bahsetmemiz gerekiyor. Mevcut duruma en tipik örmek, Spotify isimli dijital müzik platformunun aynı zamanda savunma sanayine, SİHA ve denizaltılara yatırım yapmasıdır. Küresel müzik piyasasında bir tekel yarattıktan sonra sermaye gelirlerini savunma sanayi ile büyütmek isteyen bir platform kapitalizmi ile karşı karşıyayız. Google, Amazon, Microsoft, Twitter hepsinin elektrikli otomobillerden hava ve uzay sanayi ile istihbarat teknolojilerine varıncaya dek sermaye yapılarını banka, sanayi ve dijital ekonomi ile iç içe büyüttüklerini görebiliyoruz.
Algoritmalar ve yapay zekâ üzerinden kurulan yeni bir hegemonya sürecindeyiz. Bu güce “bulut sermayesi” diyenler var. Yerinde bir tabirdir. Finans kapitalin banka ve sanayi sermayesine eklenen yeni bileşeni olarak “bulut sermayesi”.
İnternet, sosyal medya, yapay zekâ kullanıcıları olarak tüm insanlık, bu platformlara sadece zihinsel emeğini vermekle kalmıyor aynı zamanda kendisini bir “ürün”e, bir metaya dönüştürüyor.
Sanal ortamlardaki sömürü, kullanıcı üzerinde fiziki bir baskı kurmadan, kullanıcının kendi yaşamsal biyolojik eylemlerine benzer şekilde (yeme, içme, uyuma gibi) kendiliğinden gerçekleşmektedir. Kullanıcı burada, sömürüye kattığı değerin farkında olmayan cansız bir makine gibidir. Sanal âlemde insan, hem canlı hem de cansız bir üretim aracıdır. Bir veri kaynağı olarak zihinsel emeği sömürüldüğü için canlı bir üretim aracı, bu eylemini, sonuçlarından bi-haber olarak yaptığı için cansız bir üretim aracıdır.
İnsanın sanal âlemde kendisinin bir “ürün”, bir “meta” olduğunun farkında olmaması, yani ortama “girdi” yaptığı andan itibaren sömürü çarkının başladığını, bu çarkta kendisinin aynı zamanda bir “çıktı” olduğunun farkına varamaması, kapitalizmin dijital teknolojiler üzerinden geliştirdiği yeni bir sömürü biçimidir. Klasik kapitalist sömürüde artı değer işçinin fabrika sistemi içinde çalışma zamanı üzerinden sağlanırken, dijital ekonomide artı değer hiçbir mekân ve saat sınırlamasına bağlı olmaksızın “kullanıcının” tüm bir varlığı (bedensel ve zihinsel emeği) üzerinden gerçekleşmektedir.

